nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

İstanbul Sonatı

İstanbul Sonatı
Nükhet Eren ile Röportaj (MaltepePost Gazetesi Aralık 2013):

İlk öykü kitabınız Saflık Örtüsü, bizi kaleminde farklı renkleri bir arada barındıran bir Nükhet Eren’le tanıştırmıştı. Bugünse adınızı bir roman ve bir şiir kitabının üzerinde aynı anda görmekteyiz. Edebiyatın tüm dillerinde konuşabiliyor olmak ne tür bir birikimi gerektiriyor?
Bir Roman ve şiir kitabımın çıktığı bugün, yani Eylül 2013 tarihinde, ben 54 yaşındayım. Geçen onca yıl içinde çantamda biriktirdiklerim çok fazla diye düşünüyorum. Halk şiirinden divan şiirine kadar binlerce dizeyi yalayıp yuttuktan sonra süzülenler, çanta torbasının bir köşesine sinmişlerdi. Sait Faik’ten Maupassuant’a kadar okunan öykülerden gelen satırlar torbada kendilerine yer bulurken, ortaokuldan bu yana okuduğum romanlar onu iyice şişirdiler. Yaklaşık yedi-sekiz yıl önce artık taşınamaz hale gelince belim tutuldu, bel fıtığı oldum. Sağ bacağımda dayanılmaz siyatik ağrıları başladı. Yataklara düştüm aylarca. Yükümü azaltmanın bir yolunu bulmalıydım. Ve yazmaya başladım. Sonuçta bugün elinizde tuttuğunuz İstanbul Sonatı adlı roman ortaya çıktı. Hiç ara vermeden Saflık Örtüsü’nde yer alan öyküler deftere karalanmaya başladı. Gerçekten hiçbiri önceden planlanmadı, hesabı kitabı yapılmadı, beğenilir beğenilmez, okunur okunmaz kaygısı taşımadı. Kendiliğinden ortaya çıktılar. Bazen geç oldu her şey için diye düşünürken, köşeden Einstein çıkıp bana sesleniyor: Zaman izafidir.

Romanınız İstanbul Sonatı’nın hikayesi nedir, bir iki cümlede nasıl özetlersiniz?
Roman; Göz, Yel değirmeni, Hüsn ü Aşk, Kroyçer Sonat ve Boğaziçi başlıklarıyla beş bölümden oluşmaktadır. İlk satırlarda, kadın kocasından yeni boşanmıştır. Oğlunun acımasız tavırları, okul sorunları ve diğer pek çok sorunla baş başa gireriz hikayesine. Farklı mekanlarda yaptığı yolculukların onu kendi içsel yolculuğuna doğru taşıyışını izleriz. İş dünyası içindeki mücadeleler sırasında aşık olur. İkinci bir ayrılık sonrası, derin acılardan dingin bir hayata geçişine tanıklık ederiz.

– Romanınızın, Hüsn-ü Aşk ve Kroyçer Sonat gibi eserleri kucakladığından bahsediyorsunuz… İstanbul Sonatı adı hangi etkilerin ya da duyguların ifadesi?
Yaşadığım mekana ve zamana tanıklık etme arzusu, zehir zemberek olup içimi yakıp duruyordu. Çocukluğumun İstanbul’u şimdi nasıl sadece belleğimizde kaldıysa, böylesine baş döndürücü bir hızla değiştirilen bugünün İstanbul’undan öteye bir zerre iz bile kalmayacaktı. ‘Kendi İstanbul’umu kendi dilimle kayıt altına alsaydım… Öte yandan örselenen, hırpalanan, yüklenilen, baskılanan kadın kimliğinin içindeydim ve onu dışarı akıtsaydım’ derken… Roman kahramanımız Hüma; evlilik, annelik, boşanma, iş hayatı, aşk, doyum, ayrılık halleriyle, şehrin sokağında, çarşısında, vapurunda karşımıza çıkıverdi. Hüma’nın yaşadığı büyük aşkı anlatmak için ise, aşk üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biri olan Hüsn ü Aşk’ı yanıma aldım ve tıpkı Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ın başlangıcında Mesnevi ile ilgili olarak; – “Esrarını Mesnevi’den aldım. Çaldım veli mirim malı çaldım” dediği gibi-malı çaldım. Ayrılık hazırlığında ise, Tolstoy’un Kroyçer Sonatı devreye girdi.

– Evet, Ana karakteriniz Hüma roman boyunca yaşadıklarıyla gönlümüzde buruk tatlar bırakırken, yaşadığı şehir İstanbul da onunla adeta bir taht yarışında… Okuyucunun ilgisini kendi taraflarına çekmeye çalışan bu iki unsurun tatlı rekabeti son noktaya kadar sürüyor… İnsan/kadın ruhunun derinliklerindeki çatışmalarla şehrin doğası arasında yakaladığınız ve romanınızı örmekte kullandığınız o görünmez ipler neler?
Bu soru aklıma birden şunu getiriverdi. Aslında şehir ve kadın birbirlerine dönüşebiliyor. Birbirlerinin yerine geçebiliyorlar. Hüma sokaklarda dolaşırken, vapurdan şehri seyrederken kendisiyle yeniden tanışıyor, belleği şehir üzerinden onunla yeniden karşılaşıyor. İstanbul’un nasıl ötekileştiği, hoyratlıklar altında inim inim inlediği, kadının sessiz ayak sesinden anlaşılıyor. Derin bakışları İstanbul’un sevinci ya da hüznü olabiliyor.

-Romanın bir yerinde Hüma’nın kafasını kurcalayan bazı sorular vardı: “Tanıdığım kişi miyim? Hangisi daha gerçektir, varlığın kendisi mi canlandırması mı? Ben kaç kişiyim? “ Sizin Hüma’nız kim aslında? İçinde kaç çeşit kadını barındırıyor? O kadınlar arasında örneğin siz de var mısınız?
Hüma’nın kendi kendine sorduğu bu soruların ortaya çıktığı zamana bakacak olursak, boşandığı ve ardından çocuğunun artık yanında yaşamadığı günleri görürüz. “Ben kaç kişiyim” sorusuna, dışarıdan bakan biri şöyle cevap verebilir: Dul, anne, çalışan, eğitimli, şehirli bir kadın işte… Tek başına, yalnız yaşarken başına gelen koyu kırmızı, kıvamlı aşk hali, üstüne üstlük bir de gizli saklı olunca, ontolojik yüzleşmeler kendini gösteriyor. Kendi kendine sorular sorma yönünden Hüma ile benzeşsek bile, direksiyon hep benim elimde kalmalı gibi bir saplantım var benim. Kontrollü olmayı neden böylesine önemsiyorum, doğrusu bilmiyorum. Ancak, yarattığım karakterleri olabildiğince serbest bırakıyorum diye düşünüyorum.

-Peki ya aşk… Hüma’nın-kadının-hayatında nereye kadar belirleyici olabiliyor? Hayat gailesini bastırıp öne çıkabiliyor mu?
Evet, romanda yaşanan ilişkinin sarsıcı kudreti ve yüksek tesirli şiddeti, kendine özgü bir anlatım biçimiyle yer alıyor. Dili olabildiğince genişleterek, esneterek, bükerek yazmayı seviyorum. Bu nedenle neyin anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığı benim için mihenk taşı olabiliyor. Hüma’nın yaşadığı ilişkinin verdiği olağandışı haz bile, aşkını devam ettirmesini sağlayamıyor. Toplumun çizdiği çerçeve, kurumları, kuralları ve koşullarıyla hemen yanı başında duruyor ve alınan zevkin yerine geçene kadar, kendi kendini sorgulayan bu kadını bırakmıyor. Tabi hiç ortaya çıkamadan yok olan bir aşk daha var romanda.

Roman boyunca İstanbul silueti, çarşılar, esnaf, farklı kokular ve renkler var ve her şey İstanbul’u anılara nakşetmek ister gibi geliyor bana. Öte yandan, ana tanıklık eden anılar ve alıntılarla ufku genişletiyorsunuz… Zamanın bu giriftliğinde, kadın hali şehrin karmaşasıyla bir araya gelmiş. Sizce, yaşanılan İstanbul Hüma gibi bir kadının hayatını hangi yönlere doğru çekiştirir veya hangi açılardan daraltır ya da genişletir?
Bugün yaşanılan İstanbul’un Hüma’nın hayatını alt üst edeceğini söyleyerek başlamak isterim. Her an üzerine bir kova beton döküleceği için sokaklarında yürümekten korktuğu bir İstanbul var artık. Altında oturduğu atkestanesinin yerini bir banka şubesinin aldığı İstanbul ile nasıl yakınlık kuracağını düşünen Hüma, kıyıya yapılan dev oteli görmesin diye deniz otobüsü iskelesine bile gidemez olur. Şehri saran motorlu kuryeler iki kez arabasına çarpar. Bahar akşamı canı bir bardak bira istediğinde, gittiği hiçbir bakkalda bulamayınca canı sıkılır. Çalıştığı Belçika şirketi Katarlı bir gruba satıldığından, yakında işini bir erkeğin devralacağı kesindir. Daraltmak şöyle dursun, İstanbul köşeye sıkıştırır. Hüma, oğlunun yanına Amerika’ya gitmeyi düşündüğü sırada, aniden kendini Taksim Gezi parkında bulur. İstanbul yeniden yeni bir umut vermiştir. (Röportaj Gülin Çelikal)
-.-.-

Emine Demirhan Yazdı:
Yazar Nükhet Eren’in “İstanbul Sonatı” romanını az önce bitirdim.
İkinci bir “Göz” olup “Hüma”yı adım adım takip ettiğim süreçte olağanüstü sürprizlerle karşılaştım.Zaman zaman sakinleşen cümleler sonlara doğru bir kasırga gibi ortaya çıkıp insanı şaşırtıyor,her sözün bitiminde tekrar geriye dönüp bir kez daha aynı yolculuğa devam etmek istiyorsunuz.
İnsana dair her duygunun ince bir ” mekik” gibi işlendiği “İstanbul Sonatı” bize kocaman bir dùnya açıyor aynı zamanda.Romanın başkarakterleri “Göz” “Hüma” ve “İstanbul” bizlere bir kadın yazarın kaleminden geçmişin ve bugünün siyasi,ekonomi ve sosyal olaylarını detaylarıyla sunuyor, sorgulatıyor,hatırlatıyor.

Romanın sonunda, Hüma’nın yolculuğuna devam edeceğinin izleri var…

Yazarının iyi duyguları, kitabın sadece bugün değil on sene veya otuz sene sonra da okunduğunda insana çok şeyler katacağının ipuçlarını veriyor.

Hocamız Nükhet Hanım’ı tekrar kutluyor,edebiyatın güzelliğinden herkese mutluluklar diliyorum.

Kitap’tan: “Yeni bina soyu,Kadıköy’ün her yerine doğru dallanıp budaklanıp gelişiyordu”
“Ayrılmak, yudumladığın çayın damlasında boğulmaktı”.

Hüma’ya Mektup

Merhaba Hüma,

“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar,
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar
Bağıra çağıra düşerim yollara”

Orhan Veli’yi, Cemal Süreya’yı, İlhan Berk’i,Edip Cansever’i, Şeyh Galip’i, Göz’ü ve daha bir çok muhteremi yanınıza alarak ya da önünüzdeki adımlarını takip ederek çıktığınız yolculukta duraklarınız Yeldeğirmeni, Hüsn ü Aşk, Kroyçer Sonat ve Boğaziçi olmuş. Tek başına adımladığınız uzun yoldaki son durak Boğaziçi ve ben de yanınızda olmak isterdim doğrusu…

Yine de yanınızdaymışım gibi hissettim kendimi İstanbul Sonatı’nda. Bu büyük mektubunuzda ortaya serdiğiniz gerçekler, yaptığınız tespitler ve kaybetmemeye dair istediğiniz yardım ve gösterilmesi gereken özene katılmamak mümkün değil. Reçelin bile tadını bozan hırslara tanık oldunuz. Daha ne olsun.

“Yeldeğirmeninin yetim ve öksüz hali, sokaklarında kendini gösteriyordu. Şehir avurtları çökmüş, saçı sakalı birbirine karışmış bir yüze dönüşüyor; köprünün öte yanından göğün kızıl yataylığına, denizin mavi dikeyliğine avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çıkan ses bir sonata dönüyordu.”

Böylesine gerçek bir tanımda biz de etrafımızı gördük sanki. Hatta ülkenin her bir tarafında avazı çıktığı kadar bağıranların seslerine sadece yankılarının cevap verdiğini anladık, ne yazık ki… Ama en çok “Coğrafya Kaderdir” sözüne vurulduk İstanbul Sonatı’nda…”İbn-i Haldun nerede yaşamıştı, nasıl bir iklimdeydi? Ancak biz çok iyi biliyoruz doğulan, yaşanan coğrafyaların ne hazin sonlara sürüklediğini…Belki bir gün bu konuda da sohbetimiz olur. Ne dersiniz Hüma?

“Düğününün kendisiyle hiçbir yakınlığı olmamıştı. Tanımadığı bir sürü insanın ortasındaydı, her şey dışarıda kalmıştı. Sadece denilenleri yaptı, bütün bu yabanıllığın yıllar boyunca üzerinde kalacağını bilemezdi ki”
Sonat’ta bu cümlenizi okudum mükerrer defa…Ah neler neler düşündürdü bana bu durum. “Düğününün kendisiyle hiçbir yakınlığı olmamıştı”. Kaç kadın içine hapsettiği çığlıklarla tam da tarif ettiğiniz bu anı yaşamış, kaç küçük kız ölüme yatmıştır?

Babaannelerimizin masallarını çok özledik değil mi? Bir masal şehri olan İstanbul tıpkı babaannemizin sesi gibi kaybolmakta mıdır?

Hüma, ne çok şey yitirdik değil mi?

“Kah kakülü dökerdi dildar
Gül buseye dağ açardı ruhsar”

“Ateşe atılmış altın gibi…” cümlenize ne diyelim? İşte bu!
Hor görüldü…Üstüne basıldı…Değersizleştirildi… İstanbul ve Kadın!

Hüma ne iyi anlattınız, haksızlıkları, şansızlıkları, kayıpları, güzellikleri, ümitleri, sevinçleri, ayrılıkları, göçebe ruhları, emekleri, emekçileri, vatanı ve idealleri uğruna ölenleri, masalları, şiirleri, şarkıları ve Vişne Reçelini…

Tolstoy’dan bu zamana değişen bir şey yok galiba…
Basit görünmektense ‘yenilmek’ daha iyi galiba…

Dostoyevski’nin sevdiğimiz sözü;
“İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır”

İşte siz Hüma, siz o güzel yüreğinizle İstanbul Sonatı’nda tam da bunu sergiliyorsunuz. Yüksek ruhlara çağrı yapıyorsunuz.
Dostoyevski bir yerlerden muhakkak ki size bakıyor.

Hoşçakalın Hüma.

Bahtınız açık olsun.

.-.-
Mahmut Şenol -Sabit Fikir Kasım 2013
Roman deneme yazısı değildir
|

İstanbul Sonatı
Nükhet Eren

Karşımızda alkış alacak bir yazar bulunuyor, ancak tarzını aramakta olduğunu da ortaya koyuyor.

Türkiye edebiyatının son zamanlarda bir hayli örselenmiş olan romancılığına merak salmış Nükhet Eren’in ilk romanı, geçtiğimiz yaz aylarında matbaadan çıkmıştı; okuruna kavuşmuş olmasını dileriz. (Eren, daha önce Saflık Örtüsü başlıklı bir hikaye kitabı, daha sonra da Mayıs Falı başlığı altında şiirlerini yayımlamıştı.)

Nükhet Eren’in İstanbul Sonatı başlıklı, bir müzik terimi olarak 3 ila 5 bölümden oluşan klasik eserlere verilen sonata yakıştırmasını seçmiş bulunduğu ve böylece beş bölüme ayrılmış eserinin hikayesi derinde yatıyor. Anlatılacak bir bütün biçiminde hikayesi olmamakla beraber, 158 sayfa boyunca okuru meşgul edebilmek bir başarıdır. Biz meşgul olduk, bakın nelerle karşılaştık: Öncelikle, Eren’in çalışmasını postmodern anlatım şeklinde adlandırmış olması dikkatimizi çekiyor. Ki, romanın bu sınıflandırma içinde okunmasını talep etmek şaşırtıcıydı. Ben, satır satır okuma uğraşısı verirken ortada postmodern bir şey göremedim! Ayrıca romanın klasiği olur da postmoderni nasıl olur, diye açıkçası bir fikrim yok!

Hüma adlı, orta yaş bunalımı çeken, aldatılmış, hüsrana uğramış evli bir kadının boşanması, tek başına oğlunu büyütmesi, aile ilişkilerinde inişli çıkışlı eğimler, iş yerinde yükselmek için çaba sarf etmesi, bütün bunları yaparken de Kadıköy-Karaköy vapuru, martılar ve İstanbul, ama daha çok Kadıköy sembolleri içinde şehri dolaşması, sık sık geri gidişler ve hatta retrospetive algı seçimleriyle örülü bir dağınık hikaye okuyoruz. Kitap böylece baştan sona okunduktan maâda, geriye bir şey kalmıyor. Kitabı özetlemeye kalkacak olanlara fazla bir malzeme bu romandan çıkmaz! E, sonra ne oldu diye sorana verilecek yanıt pek kısır kalır. Kalan tek şey, muhteşem bir dil şölenidir, düzgün bir Türkçedir, şiirsel tattır.

Hikayeleri olmayan anlatı sadece anlatıdır

Dediğimizde ısrarlıyız! Nükhet Eren, dili belki de çağdaşları arasında en iyi kullanan, kalemi akıcı, kelime hazinesi taşmakta olan bir yazar. İyi bir edebiyatçı olduğu apaçık ortada… (Şiirlerini de okudum, ama aynı şeyi onlar için söyleyemem.) Bir kültür insanı olduğu belli. Ne ki, tüm bunlar onu romancı yapmıyor; deneme yazarı, anlatıcı durumunda bırakıyor. Zira, romanın bir hikayesi yok! Hikayeleri olmayan anlatı sadece anlatıdır; hoşlanırsınız, yahut yüz çevirirsiniz, bu size kalmış bir şeydir.

Gözümüze takılan bir başka şey ise, İstanbul Sonatı adıyla bir şehir romanı yazmak iddiasında bulunan yazarın, eserine döşediği Ayrılık Çeşmesi, Arap Mezarlığı, Karakolhane Sokağı, Nahçıvan Han, Şifa’ya doğru çıkarken Barış Manço Kültür Merkezi karşısındaki Manolya Apartmanı, Balıkpazarı’ndaki Muvakkithane Caddesi’ne köşe Surp Takavor Ermeni Kilisesi vb şeylerle daha çok İstanbul’un Anadolu yakasını aktarması; bu durum yapıtı daha çok bir Kadıköy şenliğine çeviriyor. Bir de, kendisine yer beğenilemeyen, oradan oraya aktarılıp sonunda Altıyol’a taşınmış ünlü heykel boğadan da bahsetsin diye bekledik! Yazarımız, gün olur da kitabınızı İngilizceye, Almancaya çevirelim diyen birisinin çıkmamasını istemiş olmalı; evrenselleşen roman yerel çizgilerden, bütünüyle olmasa dahi kısmen uzak durmak zorundadır.

Ama hakkını vermeliyiz; Nükhet Eren sözcükleri harmanlamasını bilen bir yazar. Uzun lafın kısası şudur ki, karşımızda alkış alacak bir yazar bulunuyor, ancak tarzını aramakta olduğunu da ortaya koyuyor. Biliriz; romanda yazar eteğindeki bütün taşları dökmek ister. Galiba biraz aceleyle bütün hünerini ortaya koymuştur, Nükhet Eren… Biz, bu güzel çalışmayı okuyup kitaplığımızda saklamak üzere kaldırmakla yetinmiyor, Nükhet Eren’den, ondan bunca güzel cümleye sahip bir Türk yazarı olarak harika eserler bekliyoruz. Bir de, bir sonraki romanında eğer kullanırsa, “Çerkez”i “Çerkes” diye yazması ricasındayız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Twitter’dan..

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

%d blogcu bunu beğendi: