nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

Papirüs Dergisi  Editoryal Yazıları , Sayı 13-20

Yeni Papirüs’le Merhaba,      Papirüs 13 Eylül/ Ekim 2015

Edebiyat ne işe yarar?  Edebiyat kuramları üzerine yayımlanmış kitapların pek çoğu bu sorunun çevresinde dolaşır. Hatta içlerinden biri doğrudan doğruya bu adı taşır.  Edebiyat Ne İşe Yarar?

NEYYA- Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne dört beş yıldır gelen insanlar için edebiyat yaşamlarını etkileyen, dönüştüren önemli bir uğraş alanı oldu. Kurmaca yazmak amacıyla başlayan buluşmalar farklı okumalar,  incelemeler ve sunumlarla devam etti. Artık yapılan çalışmaların akacağı bir mecrası olmalıydı ve Vedat Akdamar ile yapılan görüşme sonrasında Papirüs dergisi bize teslim edildi.

Eray Canberk atölyemizin çalışmalarını izleyen, takdir eden ve her yıl mutlaka ziyaretimize gelen değerli edebiyat insanı olarak,  bu sayıya  “Don Kişot’ tan Don Quijote’ye” yazısıyla katılarak bizi onurlandırdı.

Don Quijote’nin Türk Edebiyatındaki İzleri konusunda beş arkadaşımız çalıştı.  Berrin Vargel, Don Quijote yılının en geniş ve yoğun okumalar yapan kişisiydi. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı tekrar tekrar okumaktan artık elinde lime lime olmuştu. Aysel Karaca gönlü Borges’deyken bile önemli Osmanlı yazarı Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi’sini yazmaktan çekinmedi. Araba Sevdası’nın Bihruz Bey’inin Don Quijote’den nasıl etkilendiğini Cevahir Coşkun karşılaştırdı. Nesrin Uçar ve Sevgi Tartıcı sevdikleri yazar Rıfat Ilgaz’dan uzak kalamadı ve Ilgaz’ın Don Kişot İstanbul’da romanı da çalışmalarımız arasına girdi.

Bizim  Don Quijote’miz başlığında Don Quijote’yi ülkemize ve zamanımıza getiren deneysel bir çalışma gerçekleştirdik. Bu sayıda iki öyküye yer verebildik; RMS ile Define Adam ve Bayram. Diğer öyküler sonraki sayılarda yer alacak. Don Quijote desenleri değerli ressamlar tarafından bu sayıya özel yapıldı: İlkin Deniz ve Ali Aksakal.

Şiir seçkileri Koşuyolu Mahalle Evi’mizin, kendi deyimiyle, yan masa komşusu Sezai Sarıoğlu tarafından gerçekleştirildi. Mustafa Köz ile yeni kitabı üzerine şiirsel bir söyleşi yaptık. İlk şiirleri Yelken Dergisi’nde yayınlanan Oben Güney’in 1963 tarihli bir şiirini, zamanında basıldığı biçimiyle dergiye taşıyarak artık aramızda olmayan şairimizi sevgi ve saygıyla anmak istedik. Genç şair Derya Derin’in şiirini Oktay Çakır’ın desenleriyle bir araya getirdik.

Yaratıcı Yazarlık Atölyemizin ikinci çalışma konusu Başka Edebiyat başlığıyla dergiye girdi. 1915 öncesinin üç Ermeni yazarına- Zabel Yesayan, Krikor Zohrab, Hagop Baronyan- ait okumalardı. Burada da ardı ardına yer verdiğimiz çalışmalarımız Hrant Dink Vakfı aracılığıyla yaptığımız Ermenistan ziyaretine kadar uzandı. Orada yakınlaştığımız yeni dönem Ermeni Edebiyatı’nın temsilcisi  Hovhannes Tekgyozyan ile Türkçeye çevrilen romanı üzerine söyleştik. Şiirlerini Batı Ermenicesi ile yazan yegane  şair ve gazeteci yazar Vercihan Ziflioğlu ile hem edebiyat yolculuğunu hem de son kitabı Araftaki Ermeniler’i yüz yüze konuştuk. Gelecek sayılarda Başka Edebiyatların da dergide yer bulacağını şimdiden belirtelim.

Ustamız Adnan Özyalçıner’in , 1950’li yılların önemli edebiyat olayından biri olan “a dergisi” üzerine söyleşisi, 50 kuşağı edebiyat insanlarını ve dönemin siyasal mücadelesini yeniden tanımak için eşi bulunmayan bir fırsat yaratıyor.

Dünyalı Edebiyat diyebileceğimiz bir çerçevede  Vietnam’a doğru uzanıp, Ulaş Başar Gezgin’in öyküsüyle dağın başındaki Budist tapınağına ulaşıyoruz.

Papirüs, Cemal Süreya’nın 1960’lı yıllarda büyük özverilerle çıkardığı, zamanın edebiyatını yeniden şekillendiren dergiydi.

 

Sevgili Okur, bugün biz, dergiyi oluşturma çabalarımız sırasında edebiyata daha fazla yaklaştığımızı, kainatta olup biteni anlayabilmek ve anlatabilmek için edebiyata yakınlaşmanın ne denli değerli olduğunu fark ettik. Don Quijote’nin kral okuru olarak bizim bu farkındalığımızda yanımızda olmanızı bekliyoruz. Kasım-Aralık sayısında buluşmak üzere…

Don Quijote Okumak

Geçen dört yıl içerisinde Anna Karenina, Madam Bovary, Kasvetli Ev, Mansfield Park, Yeraltından Notlar, Öteki, Dönüşüm, Katip Bartleby, Billy Budd, Ses ve Öfke romanlarını, Mahmut Yesari’nin tüm eserlerini ve Latin Amerikalı yazarların öykülerini inceleyen NEYYA- Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi,  2014-2015 dönemine, tüm edebiyat kuramcıları tarafından romanın başlangıcı olarak gösterilen Cervantes’in La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote  kitabıyla başladı.

Kitabın Türkçeye ilk çevirileri Fransızca’dan  yapıldığından, Fransızca söylenişi olan Don Kişot adıyla tanınır ve bilinir olmuştu. Bu isimden kaynaklanan ve dilimize yerleşmiş “donkişotluk yapmak”, “donkişotluğa gerek yok” deyimleri günlük hayatımıza girdi.  Reşat Nuri Güntekin’in yaptığı, ilk kez 1957 yılında Don Kişot adıyla yayınlanan çeviri metni, eserin üçte birlik kısmını kapsamaktaydı. NEYYA olarak, 1996 yılında yayınlanan Roza Hakmen çevirisini okuyup değerlendirdik.

Neden DQ’yi okuduk inceledik karşılaştırdık, kendi DQ’lerimizi yazdık? Çünkü bugün roman olarak tanımladığımız yazma biçimi onunla başlamıştı. Roman denilen kurmaca metin, kutsal kitabın nasihati, ozanın destanı, filozofun düşüncesi, hatibin belagati, ermişin sırları, şairin duygusu yani sarfedilecek her türlü söze ve varoluşu işaret eden dile ait ne varsa hepsini içine alır.  Çünkü DQ,  okuru edilgenlikten çıkarıp, karar veren, yorum yapan, sorgulayan konumuna getirerek akıllı ve ideal okuru işaret eden romandır. İdeal okur, önündeki metne kuşkuyla bakıp, onu hallaç pamuğu gibi atarken son derece sabırlıdır. Çünkü DQ, gerçeğin değil kitaplarda yazılı olanın yani bugünün deyimiyle söylersek sanal ortamın içinden çıkmıştır. Taklit etmeye çalıştığı şey, fiziksel olarak içinde bulunduğu dünya değil, roman kahramanı şövalyelerin yarattığı dünyadır.  Çünkü DQ, Dört yüz yıl öncesinden postmodernizme muzip bir göz kırpmamayla, kurduğu yanılsamalar ve oyun içinde oyunlarla anlamı sonlandırırken yeni anlamın kapılarını açar. Çünkü DQ, çoklu anlatımın öncüsüdür.  İç içe geçen metinlerde anlatıcı, çevirmen ve Seyyid Hamid Badincani’yi görmek kadar metin yazarının zaman zaman  Cervantes ile tartıştığına, atıştığına tanık oluruz.

Miguel de Cervantes Saavedra’nın yedi çocuklu ailesi sürekli borçlu içindedir ve alacaklılardan kaçmak için şehir şehir dolaşırlar. Cizvit okulunda, Deliliğe Övgü’nün yazarı Erasmus’un öğrencisinin öğrencisi olur. Aslında DQ için deliliğe övgünün peşinde dolaşan bir roman da denebilir. İspanya ordusuna girip, Osmanlı tarihinden iyi bilinen İnebahtı Deniz Savaşına katılır, dönüşte korsanlara esir düşer, ancak beş yıl sonra geri dönebilir. İspanya’da çalıştığı kurum batınca suçlanır, hapse girer ve burada  DQ’yi yazar. Kuru, kırışık, maymun iştahlı, okuduğu şövalye romanlarından kafası karışmış bir kahraman yaratır. Kahraman, silahtarı Sancho Panza ile, Dulcinea’ya olan aşkını göstermek amacıyla kötülüklere karşı durup, zorbalara ağzının payını vermek üzere yola düşer. Dünyanın en tatlı kaçığının çıktığı yolculukta başına gelenler, yazarın ironisiyle bize ulaşır. Anlatılan öteki hikayeler, şarka dair hikayeler, kahramanlık hikayeleri,  ders veren hikayeler, heyecanlı serüven hikayeleri, büyük sevdaların hikayeleri de bu ironiden payına düşeni alır.

 

Don Quijote Yazarı Pierre Menard adlı bir uzun öyküsü vardır Borges’in. Puşkin-Yevgeni Onegin, Gogol-Ölü Canlar, Dostoyevski-Budala, Dickens-Bay Pickwick, Flaubert- Madam Bovary  ve daha onlarcası  DQ’den etkilenir.  Camdan Kent adlı romanında Paul Auster kendi Don Quijote’sini yaratmıştır.

Don Quijote’dan esinlenen Oğuz Atay, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem ve Rıfat Ilgaz’ın eserlerini karşılaştırmalı olarak inceleyen ve kendi Don Quijote’lerini yaratan yazarlık atölyesi grubunun, aradan geçen dokuz ayın sonunda söylediği kısa cümleleri aktarmak istiyorum:
İnsanı hafifleten yanı kadar iyiliği ve temiz olmayı gösteren yani var.
Don Quijote okurunun belirli bir bilinçle yola çıkması gerekiyor. Sonrasında başka bir idrak düzeyinin sahibi konumuna getiriyor okurunu.
Hem bir edebiyat eseri nasıl olur sorusuna cevap veren hem de keskin bir zekayla kurulan mizahi  bir roman niteliğindedir.
Don Quijote, kendinden önceki edebiyat eserlerini bir araya getiren, tam anlamıyla edebi bir seyahattir.
Aristokrasiyle köylü sınıfının,  hayal ile gerçeğin karşı karşıya geldiği ve çatıştığı,  insanı ve toplumu geçmişten geleceğe taşıyandır.

Don Quijote ve Sancho  dünyayı kötülüklerden kurtarmak üzere yola çıktığında  edebiyatı da yeni bir yola çıkarır.
Katmanlı anlatımı yanında olay örgüsünü hikayelerle ve oyunlarla donatan bir romandır.
Dönemini, olabilecek genişlikte ve derinlikte, farklı açılardan anlatma özelliği olan; askerlik, din, savaş, edebiyat üzerine sözü olan bir öncüdür.
Don Quijote deliliği kullanarak, okurun koruyuculuğunda olmayı seçerken, kuralları alaşağı eder.
Roman kahramanlarıyla beraber İspanya’da dolaşırken doğuyu ve batıyı bir arada görebilirsiniz.
Don Quijote, günah çıkartır, insanın bütün yönleriyle var olduğunu söyler.
Sağlıkta, hastalıkta, iyi günde, kötü günde yeniden okunur. Don Quijote bitmez.
Latin Amerika’dan Lazlara Uzanmak                   Papirüs 14 –   Kasım/Aralık 2015

 

Sennur Sezer’i kaybettik. 7 Ekim sabahı aldığımız bu haber NEYYA için çok üzücüydü. Zaman zaman atölye çalışmalarımıza katılan, yardım istediğimizde bizi geri çevirmeyen Sennur Sezer, cümlelerini geride bırakıp gitmişti. Papirüs’ün 14. sayısına, televizyondaki ilk yayını onu kaybettiğimiz günün akşamına rastlayan söyleşiyle başladık. Atölyemizle yemek masasındayken sorulan insan ne ile yaşar sorusuna verdiği cevap kağıt peçetenin içine yazılmıştı: İnatla. Sesini, gülüşünü, belleğini ve şiirlerini hiç unutmayacağız.

Şairimizin kaybının ardından, ülkeye barışın gelmesi için vatan topraklarının dört bir yanından başkentimize gelenler bombalı saldırıya uğradı. Barışı diline dolamış, barışa halay çeken yüz insanımız öldürüldü. Derginin hazırlık aşamasına denk gelen bu acılar, Latin Amerika Edebiyatı çalışmalarına karıştı; kimi cümleler kayboldu, kimi cümleler hüznü yakaladı. Uzak topraklardaki insanın yaratıcılığı, bizim kalemimize bulaştı. Latin Amerika denilince ilk akla gelen, Büyülü Gerçekçilik ile El Boom- 1960 ve 1970’lerdeki Latin Amerikalı yazarların patlaması oluyor. Papirüs’ün bu sayıdaki dosya konusu; El Boom edebiyatı içinde yer alan üç yazar, Cortazar, Marquez ve Llosa ve yanında, Latin Amerika’ya nobeli ilk kez götüren Mistral, büyülü gerçekçilik sözünün mucidi Carpentier ve Latin Amerika’nın anıtsal yazarı Borges oldu.

Öykülere gelince, Define Adam ve Bayramın yanına bu kez Denizkızı konuk oldu.

Başka Edebiyat bu kez, çok az bilinen, hatta hiç bilinmeyen bir edebiyatın geçmişine ve bugününe yakın durdu. Laz Edebiyatı. Dosyanın editörlüğünü, Lazca kitaplar ve gazete yayımlayan İrfan Çağatay Aleksişi yaptı. Umudun yükseldiği, heyecanın arttığı Laz Edebiyatı yazıları dünya edebiyatına umulanın üzerinde katkılar sağlayacak gibi görünüyor. Chitaşi ve Helimişi’ye dikkat.

Struga Şiir Akşamları’na, Makedonya’da elli yıldan bu yana yapılan şiir festivaline yapılan yolculuğun hikayesi hayli eğlenceli bir dille geliyor.

Son olarak NEYYA grubunun ikinci öykü derlemesi ”Kırk Bin Sözcük Biliyordum” kitabı üzerine bir tanıtım yazısı var.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Mahmut Yesari’ler Yaşamalı                                Papirüs 15 Ocak/Şubat 2016

 

Dosya konumuz Mahmut Yesari’nin 70.ölüm yıldönümü olan 2015 yılında kaybettiğimiz çok değerli şair ve yazarlar oldu. Yeni yılın ilk Papirüs’üne başlarken geçen yıl yitirdiğimiz yazar ve şairlerin sesleri hala kulaklarımızda çınlamaya devam ediyor.  “Kestim kara saçlarımı” ile Gülten Akın, “ O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler” ile Yaşar Kemal, “Ağrımasa bilir miydim yüreğimin yerini” ile Sennur Sezer, “Gavur İzmir Güzel İzmir” ile Tarık Dursun K.

Yitirdiğimiz bütün yazarların geride bıraktığı eserlerinin yıllar boyu yayımlanmasını,  nesiller boyu okunmasını, isimlerinin uzun yıllar yaşamasını diliyoruz. Bugün yaşanan olaylara ve olgulara bakarak toplum ve edebiyat ilişkisi üzerine birkaç cümle eklemek isteriz.

Bu topraklar üzerinde birlikte yaşayan insanların tam anlamıyla bir toplum oluşturamadığı bazı sosyal bilimciler tarafından söylenmektedir. Toplumun teşekkülü için ihtiyaç duyulan kültürel, tarihsel değerleri – değişimleri içinde barındıran edebiyata ve edebiyatçılara sahip çıkılmaması bunun önemli nedenlerinden biri olabilir. Toplumsal olguları bütün ayrıntılarıyla anlatan geçmişin edebi eserleri kaybolup, yazarları unutulduğunda toplumun oluşumundaki ana motiflerden biri kaybolmuş olur.

Papirüs’ün bu sayısında, sözü edilen motifin oluşmasına katkıda bulunacak bir dosya var. Onlarca romanı ve tiyatro oyunu, yüzlerce öyküsüyle gazete yazısına rağmen,  adı neredeyse tamamen unutulmuş yazar Mahmut Yesari ele alınıyor. 1920’li yıllardan, 1945 yılında vefatına kadar durmadan, usanmadan tıpkı bir yazı makinesi gibi üreten yazar, ne yazık ki içinde bulunduğumuz topluluk tarafından tanınmıyor. Kitaplarının baskıları yapılmıyor, öyküleri ve deneme yazıları devlet kütüphanelerinin arşivlerinde bekliyor. İstendiğinde bir kısmı bulunabilse de tamamı bulunamıyor. Şehir Tiyatroları’nın kayıtlarındaysa yok denecek kadar az yer alıyor.

Oysa bunun tam tersi olmalıydı. Çünkü gerçekçi üslubuyla, yakın dönemin insanlarını, olaylarını, mekânlarını anlatan Mahmut Yesari, yaşadığı dönemin kavranması için koca bir aynayı yüzümüze tutmuş; Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan bütün dönüşümleri yansımıştı.

Üç yıl önce NEYYA tarafından gerçekleştirilen Mahmut Yesari Sempozyumu’nun ardından bugüne kadar, “Yesari’ye Yolculuk” belgeseli farklı etkinliklerinde gösterildi, önemli eserleri üzerine konuşuldu ve “Pencereden Pencereye” adlı oyunu sahnelendi. Papirüs 15’de, bu sürecin heyecanıyla kaleme alınmış yazılar, değerli üç yazar ve bir akademisyenin farklı bağlam ve üsluplarla Yesari’ye yaklaşan yazılarıyla buluştu.

Dosya sonrası, NEYYA şiirleri ve öyküleri ardı ardına sıralanarak okurların karşısına çıktı. Günümüz edebiyatının bir laboratuvar çalışması olarak değerlendirilmesi ve yorumlanmasının beklenmekte olduğunun altını çizelim.

Son olarak NEYYA’nın duyarlı ve samimi cümlesini aktaralım.

Edebiyatın kıymetli yazarları, sizleri unutmayacağız ve unutturmayacağız

 

 

Edebiyattaki “Baba”lar ve Kürt Edebiyatı                                           Papirüs 16  Mart/ Nisan 2016

 

Papirüs için dosya konularımızı atölye okumaları ve incelemelerine göre belirliyoruz. Üç yıl önce Dostoyevski ve Kafka’yı, varoluşçuluk üzerinden, geçen yıl ise Oğuz Atay’ı Don Quijote için masaya yatırmıştık. Ayrıca Goriot Baba’yla Balzac ve Aylak Adam’la Yusuf Atılgan yaratıcı okumalar içinde irdelenince “baba” üzerine çalışmak zor olmayacak gibi görünmüştü. Kendi edebi babaları için hareketlenen arkadaşların yolları Şükrü Erbaş, Murat Uyurkulak, Cemal Süreya, Aslı Biçen, Ulaş Başar Gezgin ve Tezer Özlü’yle kesişti.  Kurmaca yazmayı sevenler ise baba öykülerine soyundular. Atölyeyi babasının çiftliği gibi görmeyen herkes, ha babam de babam, her zaman olduğu gibi yine babalarının hayrına çalıştılar deyip Papirus’un tatlı dilli yazarlarından Mahmut Şenol’u selamlayarak devam edelim.

Babalar vardı; sert, hoyrat, despot, korku saçan, bıyıklı. Babalar vardı; sevgisini, övgüsünü, şefkatini, cesaretini esirgeyen.  Babalar vardı; oğullarının öldürmek istediği. Egonun farkına varmayan egoist babalar vardı. Oğlunun evlenmek istediği kızı kabul etmeyen; alay eden, küçük gören, suçlayan, durmadan eleştiren, eve asker düzeni getiren,  kızını “erkek” gibi yetiştiren hegemonik sistemin temsilcisi babalar. Bir de babasızlar vardı. Devlet babanın himayesinde, yetiştirme yurtlarında büyüyenler, yatılı okula gidenler vardı.  Karmaşıklığın ya da bir tragedyanın konusu olarak karşımıza gelen babasızlık vardı.

“Baba” romanlarını ya da şiirlerini yeniden okurken, atölyede yazılan “baba” öykülerine bakarken aslında her birinin babayla bir hesaplaşma olup olmadığını düşündüm. Kendime dönüp baktım, birkaç dize dışında babaya ilişkin hiçbir şey yazmamıştım. Kafka’nın, Dostoyevski’nin yaptığı gibi otobiyografik bir hesaplaşmaya girişmek, davranışlarımızın temelinde yatan travmalarımızı, bilincimizin katettiği yolları, dönemeçleri kâğıda dökmekti. Meseleye Freud tarafından bakınca insanoğlunun ilerleme nedenlerine kadar uzanabilirdik: baba oğul çatışması ve uygarlık. Dergide yer alan yazılarda ise, kimi zaman bu durumu yakalayan kimi zaman da yazarın kendi okumalarından süzülen yeni yaklaşımlara dayanan “baba” lar göründü.

Papirus 13’den bu yana Başka Edebiyat kapsamında, başka diller ve edebiyatlar başlığında, Ermeni Edebiyatı ve Laz Edebiyatı’na yer vermiştik. Bu sayıda ise, bir süreden beri büyük bir özenle hazırlanan Kürt Edebiyatı, Türkiye’nin okurlarına sesleniyor. Diyarbakır-İstanbul hattı üzerinde yaptığımız telefon görüşmeleri ve e-postalarla can bulan dosyanın editörlüğünü Azad Zal ve Cihan Roj yaptılar. Dilin edebiyatla ilişkisi, edebiyat tarihi, sözlü edebiyatın çarpıcı simgeleri, yazılı edebiyatın başlangıcından günümüze uzanan Kürt edebiyatı tarihi, Zaza dilinin edebi eserleri ardı ardına sıralanırken, dinlendiğinde insanı derinden etkileyen Kürt şiiri, Berken Bereh’in yazısıyla bize ulaştı. NEYYA Atölyesinden gelen anlatı Mehmet Uzun üzerine oldu.

Kürt Edebiyatına ilişkin yazılanlar hakkında konuşmak için Azad Zal’ı telefonla aramadan önce hep bir tedirginlik, korku ve yürek sızısı duyuyordum. Yıkıntılar arasındaki Suriçi görüntüleri gözümün önünden geçerken karşı taraftan gelen sesi duyduğumda seviniyor, utancımdan hal ve hatır sorusu soramıyor ya da alelacele geçiştiriyordum. Bu dönemde benim yardımıma koşan, Kürtçe masal, destan, şiir, öykü ve romanlara ilişkin yazıları tekrar tekrar okumak oldu.  Tahir Elçi’nin son konuşmasındaki son sözlerini tekrar ederek okumak: “ Silah, çatışma, operasyon istemiyoruz”… Dilin, edebiyatın ve sanatın insanla birleştiği hiçbir yerde.

 

YELKEN DERGİSİ  (ŞUBAT 1957 – MAYIS 1978)            Papirüs 17  Mayıs/Haziran 2016

 

            Yelken Dergisi, L ve K harfleri açılmış yelkene benzeyen logosuyla 15 Şubat 1957’de yayınlanmaya başlar. Bildiğimiz A4 kağıt ölçüsüne yakın boyutlarda, 35 sayfadır. Trabzonlu şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kapaktaki “horon oynayanlar” deseni, Yelken‘in, Karadeniz insanının vatan sathında kendini tanıtacağı aylık sanat ve edebiyat dergisi olacağının bir işaretidir. Yörenin halk şairi Baba Salim ve Şair Ziver’den bahseden başyazıyı, Bedri Rahmi’nin “Çakı Gibi” şiiri ve denemesi takip eder. Yazıyı süsleyen elinde bir tabak karayemiş taşıyan kadın deseni, sonraki sayılardan birinde derginin kapağında tekrar gözükecektir. Bedri Rahmi dergiye “Çakı Gibi” adının konmasını istemiş, ancak pek rağbet görmemiştir. Dergi adı konusu burada kapanmaz, derginin sahibi Trabzonlu işadamı Rüknettin Resuloğlu, önerilen diğer adları sıralar: Boztepe, Yoroz, Karayemiş, Tokay, Yelken gibi öneriler  arasından Yelken‘in seçilmesinden gayet memnundur. Aziz Nesin’in ve Maupassant’ın öyküleri dışında tüm yazıların Trabzon’a ilişkin olması kimseye şaşırtıcı gelmez. Sanat olayları sayfasındaki yedi kısa haberin içinde Melih Cevdet Anday’ın Yanyana adlı şiir kitabının komünizm propagandası nedeniyle toplatıldığı haberi vardır.

Memleket ve sanat sevgisinin atbaşı gittiğinin söylendiği ikinci sayının başyazısında Trabzonlular’dan yazılar beklendiği tekrarlanır. Orhan Kemal’in uzun yıllar boyunca  yayımlanacak olan öyküleri bu sayıyla başlamıştır. Mahalli tabirlerinden söz açılır. Günümüz Trabzonlu okurları  ne kadarını hatırlayacak bilmiyorum ama bunlar: kundal, karnal, kolebiza, kabalak, kumbuz, kuduk, kaful, kustel, kokliz, kıran gibi sözcüklerdir. Köy gerçeklerini yazıp dergiye gönderen okurlardan birinin büyük bir hediyeyle ödüllendirileceği müjdesi verilir. Hediye, Bedri Rahmi’nin bir tablosudur. Bu sayıda öykü ve şiir dışındaki tüm yazılar Trabzon üzerinedir. İlk sayıda tek sayfa olan ilanlarsa yedi sayfaya çıkmıştır. Bedri Rahmi’nin Yelken‘e bu kadar yakın olmasının nedeni, derginin yüzüncü sayısındaki Rüknettin Resuloğlu röportajının okunmasıyla anlaşılır. Bedri Rahmi çocukluk ve mektep arkadaşıdır. Hatta ortaokuldayken birlikte Serçe isimli bir sanat dergisi çıkarmışlardır.

Üçüncü sayıda daha çok okura ulaşmak amacıyla derginin fiyatı düşürülür. Tahir Kutsi Makal’ın öyküleri yanında yirminci sayıya kadar dergi yöneticiliği de sürecektir. Dördüncü sayıda tercümeler, okur şiirleri, kitap tanıtımları, röportaj ilk kez görünür. Bu sayıdan öğrendiğimiz edebiyat haberlerinden bazılarını aktarmadan öteki sayılara geçmeyelim: Nurullah Ataç ölmüş, “Sait Faik Hikaye Armağanı”nı Necati Cumalı almış, ülkede kağıt kıtlığı baş göstermiştir. Beşinci sayıda sanat ve edebiyat “mahalli” olamaz diyen, ilk sayıların “Karadenizli olma” ısrarını bir kenara atan açılış yazısına şaşırırız. Trabzon-Karadeniz içeriği yerine sanat-edebiyatın ağırlıkla ele alınması, Ağabey Sabahattin Eyüboğlu’nun etkili olduğunu akla getirir.

Altıncı sayıdan itibaren zaman zaman göreceğimiz İkinci Yeni hoşnutsuzluğu kendini gösterir. İkinci Yeni, “iddialı, hışımlı ve çekişmeli”dir. Yirminci sayıya kadar ünlü Trabzonlu Hamami üzerine yazılar olmasına rağmen  edebiyat ve sanatın ağırlık kazandığı görünür. Edebi cereyanların tekâmülünü yansıtmak hedefinin altında milli, laik, kusursuz, akılcı, estetik edebiyat niteliği öne çıkarılacaktır. Derginin son sayılarındaki ilanlar arasında nakliye ambarı ilanları hiç eksilmez. Daha sonra öğreneceğim üzere Rüknettin Resuloğlu kömür ticaretiyle uğraşmaktadır ve ilanda geçen ambarların da sahibidir.  Dikkati çeken iki yazıdan söz ederek derginin ilk yirmi sayısına ilişkin notları tamamlayalım. İstanbul’da Sarayburnu başlangıçlı sahil yolu yapımının yanlış olduğunu açıklayan yazı, günümüz kent sorunlarını anımsatması, kurulan bağ açısından önemlidir. İkinci yazıysa Tanpınar’ın Reşat Nuri yazısıdır: Yazarı yattığı hastanede ziyaret eden Tanpınar, önce sağlık durumunu aktarır, sonra eserleri üzerine görüşlerini sıralar. Son romanı Yaprak Dökümü‘nde ele aldığı şey değerler sistemidir, oysa onun tüm romanlarının çıkış noktası Çalıkuşu romanıdır. Taş Parçası adlı romanının üstün bir yapıt olabileceğini ancak yazarın insan yaradılışına dışarıdan ve günah duygusuyla bakamadığını belirtir. İdealist Reşat Nuri temiz ve saf bir insanlık için yazmasaydı Taş Parçası başyapıt olacaktı, der. Çocuk adlı eserin önemini vurgular.

Eylül 1958’de yayımlanan 20. sayıdaki Yelken imzalı başyazıda, derginin o sayıdan sonra Tanzimat’tan bu yana süregelen değişim ve yenilik hareketlerinde soyut bir yenilik hevesine karşı olacağı, hem ülkeden hem de ülke dışından genç sanatçılara yer verileceği vurgulanır. Dergi logosu değişmiş, açılmış yelkene benzer iki harf kalkmış, yerine ince çizgili altı harf gelmiştir. İnce Yelken‘in hemen altında yer alan dergi tanımı “Sanat ve Edebiyat Dergisi”nden  “Aylık Fikir ve Sanat Dergisi”ne dönüşmüştür.

Derginin sonundaki “Size Mektup Var” sayfası genç şairler için çok değerlidir. Çünkü Yelken‘e gönderilen şiirler üzerine kısa değerlendirmeler yapılır.  Dergi künyesinde, yönetici olarak Metin Üstündağ adını görürüz. Aslında dergiyi 20. sayıdan sonra yürüten, genç şairleri yönlendiren, Yelken imzalı başyazıları kaleme alan kişinin bugün Şükran Kurdakul olduğunu biliyoruz. 26. sayının Yelken yazısında, yeniyi aramadan önce güzeli aramanın gerekliliği, usta şairlerin izinden giderek kendi şiir yolunun bulunacağı görüşleri editörün yaklaşımını en iyi gösteren cümleler. Ayrıca dergide yer alan anket soruları ve cevapları, edebiyatta duraklama var mı, 1958 yılında en beğendiğiniz şiirler gibi, zamanı yansıtan yanlarıyla hala son derece heyecan verici ve ilgi çekici. Yelken Dergisi‘nin genç şairlerinin hocası Necatigil bir söyleşisinde bugün tartışılan bir meseleye parmak basıyor. “Kelime bir sınırdır. Doğru yere konulduğunda sınırın ötesini gösterebilir.”

Bu sıralarda derginin sayfa sayısı gitgide azalmış, 18 sayfayla neredeyse yarı yarıya düşmüştür ki Yelken‘in fikri ve siyasi tavrını özgürce aktaracağı zaman gelir. Milli Birlik hükümeti kurulmuş Şükran Kurdakul imzalı yazılar görünmeye başlamıştır. Cemal Gürsel’in yazar ve sanatçılara yaptığı “27 Mayıs Seslenmesi” derginin kapağındadır. İlk sayfalarda konu devam eder. Değişik yazar ve şairlerin 27 Mayıs hakkındaki görüşlerine başvurulur. Yelken‘in Temmuz 1961 tarihli sayısının kapağı “evet”le doludur. Daha sonra gelen sayılarda sayfa sayısı artar, içerik oldukça zenginleşir: Çeviriler, şiirler, kuramsal yazılar… Her dönem için geçerli olan gözde yazarlar kadar gözden düşenlere yeniden satır aralarında tanıklık ederiz. Mesela Yelken‘de birkaç söyleşi ve yazısı yayınlanan Tanpınar’ın öldüğü,  küçük duyuruların yapıldığı köşede anma töreni için adı geçtiğinden anlaşılır. Tanpınar’ın vefatı hakkında ne bir habere ne de bir yazıya rastlanır.

  1. sayıdan sonra Yelken‘de çevirileri, şiirleri, öyküleri, denemeleri yayınlanan genç şairler işin başına geçerler. Çeviriler, şiirler yanında; açık oturumlar, resim ve tiyatro söyleşileri, sinema yazıları da dergide sık sık yer bulur. Yelken‘in toplumcu sanat anlayışı ve yeni gerçekçilikle birlikte 27 Mayıs’ın kuracağı yeni estetik düzen sorunsalı hakkında fikirler eksik olmaz. Dergi kapağında Gürol Sözen desenleri, Gültekin Çizgen ve Ersin Alok fotoğrafları; iç sayfalarda Rüknettin Bey’in fotoğrafları görünür. Nisan 1962 tarihli 62. sayıdan, Haziran 1964 tarihli 88. sayıya kadar Yelken‘in kaptanlığını yapan genç yazar ve şairler “geçici bir ayrılık” yazısıyla dergiden ayrılırlar. Zaman içinde Yelken‘in yönü farklılaşır, gençlerin yazdıkları başka edebiyat dergilerinde yayınlanır. Ayrılık geçici değil, kalıcı olmuştur.

 

Bundan sonra dergi yönetiminde farklı isimleri görürüz. Mübeccel İzmirli-Attila İlhan, Zuhal Tekkanat’tan sonra değişik isimler düzensiz olarak yönetimine gelir, gider. Tıpkı Yelken‘in logosu ve “Öncü Sanat Dergisi” tanımlaması gibi.  Rüknettin Resuloğlu’nun sahibi olduğu, şiir yarışmalarının yapılacağı “Reis Merhaba Kulübü”nün açılış haberi göze çarpar.  Önceki şair ve yazarların hiçbiri dergide yer almaz. Orhan Kemal, öyküleri yerine ölüm haberi ve hakkındaki yazılarla sayfalara girer. Sabahattin ve Bedri Rahmi  Eyüboğlu’nun, İsmet İnönü’nün ölüm haberleri de bol sayfalıdır. Derginin her Kasım ayı sayısında, 27 Mayıs’tan sonra olduğu gibi, Atatürk kapaktadır. Dergi maddi olarak zor durumda olduğundan ısrarla okurlardan abone olmaları istenir. Karşılığında abonelerin gönderdiği yazılar, şiirler dergide yayınlanacaktır. Gelen eleştirilere verilen sitemli cevapta, yazıları çıkanların işçi, savcı, öğretmen olduğu söylenir.  Her şeye rağmen yayımlanmaya devam eden dergi,  Resuloğlu’nun anıları, röportajları, fotoğrafları; Eyüboğlu kardeşlerin eski yazıları; zaman zaman felsefe ve dil yazılarıyla 1978 Mayıs’ına kadar varlığını sürdürür. Son  sayı “Sayı:240” olarak değil, “Sayı:Veda” şeklinde çıkar. Yelken Dergisi 23 yıl yaşamıştır.

 

Papirüs‘de Yelken

2015 Mayıs ayında Eray Canberk, atölyemizde Yelken Dergisi‘ni anlattı. Yaza girerken Gülayşen Erayda’nın başkanlığında 11 kişilik “Yelken Çalışma Grubu” oluştu. Sahaflardan dergilerin sağlanması ve bulunamayanlar için kütüphanelerden kopyalarının alınması ile çalışma belgeleri oluşturuldu. Uzun okumalar ve  müzakereler sonunda, Yelken‘in başlangıcından 1964 Haziran, 88. sayıya kadar yayınlanmış şiirlerin tespit edilmesine karar verildi. Ortaya çıkan isimlerin değerlendirilmesi için Ekim 2015’ten itibaren düzenli haftalık toplantılar yapıldı. Bazı toplantılara katılan Aba Müslim Çelik, incelenecek şairlerin seçiminde büyük katkı sağladı. İnceleyeceğimiz şairler dışında Yelken‘de şiirleri yayınlanmış, adını mutlaka anmak istediğimiz şairler ortaya çıktı.

            Yelken‘de şiiri olan şairler:

 

  1. Kadir, Abdullah Nefes, Adil Olta, Ahmet Arif, Ahmet Oktay, Ali Ersin Günçe, Anıl Meriçelli, Asım Bezirci (Çeviri), Ataol Behramoğlu, Avni Ölez, Azra Erhat, Berin Taşan, Cahit Irgat, Celal Çumralı, Coşkun Zengin, Erdoğan Arıpınar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Feyyaz Kayacan, Halil İbrahim Bahar, Hasan Basri Öneş, Hasan Hüseyin Korkmazgil, İbrahim Yıldız, İsmet Özel, Kemal Özel, Kemalettin Koç, Kerim Aydın Erdem, Mehmet Başar, Mehmet Kemal, Mehmet Kıyat, Melih Cevdet Anday, Melisa Erdönmez Gürpınar, Nevzat Uçkan, Nurer Uğurlu, Ömer Faruk Toprak, Ruşen Hakkı, Sabri Altınel, Sabri Esad Siyavuşgil (Çeviri), Sedat Ümran, Sennur Sezer, Tahir Kutsi Makal, Tahsin Yücel (Çeviri),

Yılmaz Gruda, Zeki Kuruca.

 

İsimler üzerinde Eray Canberk ile birkaç kez görüşüldükten sonra incelenecek şairler belirlendi. Derginin bu döneminde emeği geçen iki değerli yazarımız da dahil edilince, inceleyeceğimiz edebiyatçıların sayısı on altı oldu.  On şairimizle röportaj yapmak üzere hemen harekete geçilirken hayata veda edenler için detaylı yazı hazırlıklarına başlandı.

            Papirüs‘te yer alan Yelken şairleri ve yazarları:

Abdullah Rıza Ergüven, Aydın Hatipoğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Egemen Berköz, Eray Canberk, Gürol Sözen, Güven Turan, İ.Afşar Timuçin, Oben Güney, Özkan Mert, Ömür Candaş, Sabahattin Eyüboğlu, Sıtkı Salih Gör, Şükran Kurdakul, Turgay Gönenç, Yavuz Ergün.

 

İki söyleşi e posta yoluyla, biri tele konferansla, diğerleri yüz yüze yapıldı.  Görüşmelerin ses kayıtları alındı, sonra çözümleri yapılıp yazılı hale gelmesi sağlandı. Aylar süren çalışmaların sonucu Papirüs 17’yi doldurdu. Mahmut Yesari’den sonra Yelken çalışması ile Türk Edebiyat Tarihi için ikinci değerli çalışmayı gerçekleştiren NEYYA ekibini yürekten kutluyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önüm Arkam Sağım Solum  SÜRGÜN                           Papirüs 18 – Eylül/ Ekim 2016

 

Cemal Süreya, Pülümür ilçesinden 181 aile ve 866 nüfusla birlikte 7 yaşında Bilecik’e gönderilir. Dersim’den 32 farklı şehre sürgün edilenler toplam 2907 aile ve 14411 kişidir.

Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,

Bizi kamyona doldurdular,

Tüfekli iki erin nezaretinde,

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,

Tarih öncesi köpekler havlıyordu

Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o

havlamalar, polisler

Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle

besleniyor belki.

Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.

 

(Cemal Süreya, on üç günün mektupları)

 

 

Kişinin, yaşadığı evi, toprağı, coğrafyayı isteği dışında terk ettirilmesidir sürgün. Çocukluk cümlelerini geride bırakma, gençlik hamurunu kesip atma, dil çuvalının ağzını mühürlemedir. Ölüm gizlenmiştir arkasına, zifiri mahpusluk ya da iktidarın saldığı envai çeşit baskıyla zulüm. 40’lı yıllarda Almanya’nın gaz odaları,  60’lı ve 70’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinin üst üste binen diktaları ile yakın coğrafyada dalgalanan milliyetçilik, siyasallaşan din, çatışan ideoloji yüzünden milyonların diyardan diyara sürüklenmesi. Anadolu’da, Kafkasya’da Balkanlar’da yaşanılan büyük sürgünler kadar, sonraki yıllarda yakamızı bırakmayan askeri darbelerin savurduğu hayatlar hala belleklere tutunuyor.

Latin Amerika’dan söz edince akla gelen, Guatemala’nın Nobel ödüllü şairi Asturias, onun uzun sürgün yılları ve ünlü şiiri oluyor.

Ve sen, sürgün:

Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,

ne varsa dünyada her şey ödünç,

bizim olmayan çocukları kucaklamak,

bizim olmayan bir ateşe yaklaşmak,

bizim olmayan çıngırak seslerini işitmek,

bizim olmayan ölümlere ağlamak,

bizim olmayan bu hayatı yaşamak,

 

(Miguel Angel Asturias, Sürgünün Yakınmaları, çev. Eray Canberk)

 

Sürgün sözcüğünün zorlayan, denge bozucu, şizofrenik bir sözcük olduğunu düşünüyorum. Kendine ait olanı kaybedip varlığını sürdürmek için başkasına ait olana ilişmek, yamanmak, sığınmak halinin patolojisini anlamaya çalışırken, 2012’den bu yana Suriye’deki iç savaştan kaçmış binlerce kişiyi görüyorum İstanbul’da ve Türkiye’nin her yanında. Metronun merdiveninde, AVM’lerin önünde, caddelerin ortasında. Ege denizinde şişme botlar üstünde, çocukların cansız bedenleri kıyıda. Edebiyatı yaşadığımız coğrafyanın olaylarından,  insanlarından ayrı düşünmemiz mümkün mü? NEYYA edebiyat grubu olarak üzerlerine düşen bombalardan, atılan mermilerden kaçıp gelen insanlara uzak durup kayıtsız kalamazdık. Bu nedenle Papirüs’ün 18. sayısı Sürgün’e uzandı. Sürgünü yaşayanların anlatıları kadar, onların kederlerini sahiplenenlerin yazdığı öykü ve şiirlere de yer verildi. Farklı edebiyat metinlerindeki sürgünler yeniden ele alındı. Dünyadaki karmaşa ve kargaşanın insanı bir uçtan öteki uca savurduğu bütün zamanların insana düşen lekelerini göstermeye çalıştık. Sürgün dosyasının hazırlandığı günlerde ülkemiz de geniş ve derin koyuluklardan geçmekte.

Ne olursa olsun insana olan umudumuzu kaybetmeden yolumuza devam etmek istiyoruz. Daha çok okuyarak, daha çok yazarak, daha çok özgürleşerek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SHAKESPEARE PARADOKSU

HEM UYGARLIĞIN HEM YIKIMIN TEMSİLCİSİ

Papirüs 19    Kasım/Aralık 2016

Hamlet adlı tragedyanın, o güne kadar basılmış olan kitaplarda var olmayan 600 yeni kelimeye sahip olduğu, ilk oynandığı yılın ise 1600 ya da 1601 olduğu söylenmektedir. Avrupa Rönesansı’nın en değerli şair ve oyun yazarı İngiliz diline 1700 civarı sözcük eklemiştir bazı kaynaklara göre. Onu bütün zamanların en çok tanınan ve okunan yazarı yapan unsurlar üzerine sayısız araştırmalar yapıldı ve yapılıyor. Yeteneği yanında yaşadıklarının da onu benzersiz kıldığından yola çıkarak doğup büyüdüğü çevre ile Kraliçe Elizabeth ve Kral I.James dönemlerine göz atmanın faydalı olduğu kanısındayız.

William Shakespeare’in doğduğu Stratford, Londra’nın yaklaşık 160 kilometre kuzeybatısında yer alan, Avon nehrinin geçtiği bir şehirdir. 16. yüzyılda pazar yerinin kurulduğu şehir aynı zamanda büyük festivallerin yapıldığı, farklı tiyatro kumpanyalarının geldiği bir noktadadır. Elizabeth dönemi tiyatro oyunları Katolikliği özendirmeyecek ve Roma’yı övücü hiçbir unsur barındırmayacak şekilde oynanmak zorundadır. Çünkü dönemin kilisesi Protestan’dır. Shakespeare’in, eldiven imalatçısı, meclis üyesi ve başkanı olan, yün işi ile uğraşan babasının çok yönlü ve etkileyici biri olduğu açıktır. Hem Katolik hem Protestan denebilecek biridir. Daha sonra Elizabeth dönemi ticari kurallarına uymadığı için yargılanan ve tüm varlığını kaybeden bir babadır aynı zamanda. Annesi toprak ve paradan oluşan bol çeyiziyle kültürlü Arden’den gelmiştir. Resmi Protestan inancına geçildiği, ani değişimler, gerilimler ve belirsizlik yanında vebanın ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda şehrin Gramer okuluna giden Shakespeare, gizli Katolik öğretmenler tarafından eğitilir. 18 yaşındayken, özgür davranışlı ve kendinden büyük olan bir kadınla, kadın hamile kaldığı için evlenmek zorunda kalır. Üç çocuğunu geride bırakıp bir tiyatro kumpanyasının oyuncusu olarak yangın ve ayaklanmalar yanında vebanın öldürdüğü ama her türlü eğlencenin bulunduğu, Avrupa’nın üçüncü büyük kenti Londra’ya geldiği düşünülmektedir. Meydandaki darağaçlarında sıradan suçluların sallandığı,  mimarisi güzel köprüsünde soyluların kesik başlarının sıralandığı Londra’ya. Marlowe, Nashe, Kyd, Greene gibi bohem hayatın içindeki başarılı yazarlarının renkli ve korkutucu yanlarını yirmili otuzlu yaşlarda öğrendiği Londra’ya. İçlerinden birinin onu “türedi karga” olarak isimlendirmeye varan acımasız eleştirileriyle karşılaşır ki, daha sonra onu unutulmaz karakteri Fallstaf’a dönüştürdüğü söylenir. Southampton Kontu’na yazdığı iddia edilen ilk soneler, aşkın gerçek- suret dönüşümleriyle Divan şiirini getirir aklımıza.”Zamanla savaşırım senin sevgin uğruna / O seni kemirse de ben can veririm sana.” (15. Sone) Elizabeth döneminde erkekler arası tutku çok yadırganan bir durum değildir. Aynı konta iki anlatı şiirini –Venüs ile Adonis ve Lükres’in İğfali- ithaf eden Shakespeare, hem baskılara karşı korunma hem de geçimini sağlayacak maddi ödül için bu soylu kişinin himayesini talep etmektedir. Sonelerin ilk 126 tanesi sarışın ve soylu gencedir, ondan sonrası ise yine kim olduğu bilinmeyen esmer kadına yazılmıştır.  Soylu kişilerin himayesini anlamak için dönemin önemli tiyatro gruplarının adlarına bakmamız yeterlidir. Derby Kontu’nun Oyuncuları, Hertford Kontu’nun Oyuncuları, Sussex Kontu’nun Oyuncuları, Bahriye Nazırı’nın Oyuncuları, Kraliçe’nin Oyuncuları ve Shakespeare’in oyunlarını yazdığı Başmabeyinci’nin Oyuncuları. Her bir kumpanyanın oyun yazarları başka oyunların hikayelerini aşırmakta hiç tereddüt göstermezler, yeter ki yeni bir veba salgını oyunları tekrar durdurmasın. Saraya yakın adamların koruması altında olmak tiyatroları uygulanan sansürü engellemez. Sansür konusuna gelince, Shakespeare’in bilinen yegâne el yazısının, yasaklanmış bir oyunun bugüne kadar kalabilmiş elyazması metninin içinde olduğunu söylemeden geçmeyelim. Sir Thomas More adlı oyun, yabancılara duyulan öfkenin bir biçimde yatıştırılmasını anlattığı için sakıncalı bulunmuştur. Sahneye konulamayan bu elyazmasında bir kaç farklı yazarın katkısı görünmektedir. D Eli olarak adlandırılmış bölümdeki üç sayfanın Shakespeare’e ait olduğu tespit edilmiştir. Yazar, yabancıları sürgün etmeyi sivil hakların ortadan kaldırılması olarak görmektedir.

“O biçare yabancıları seyrederken hayal edin kendinizi.

Ellerinde bohçaları, sırtlarında bebeleriyle

O liman senin bu liman benim, kıyı kıyı süründüklerini.” 

 

Elizabeth sonrası gelen yeni hanedanın kralı I.James büyücülük üzerine bir kitap yayınlar. Metafizik inançlar, ona bağlı gelişen politik iddialar ve büyük korkuların yer aldığı ortamlardan söz edilmektedir artık.  Mahkemeler sanık cadılara ilişkin soruşturmaları yürütür. Shakespeare ise yeni oyunlarında karşısına çıkan bu unsurları kullanacak, etkileyici ve sıra dışı tragedyalarını yazacaktır. Son üç oyununu Fletcher’la birlikte yazar. Ölümünden birkaç yıl sonra basılan oyunları için yazdığı önsözde yazar Ben Johnson “Bir döneme değil, tüm zamanlara aittir o” der.

 

38 oyun, 154 sone ve anlatı şiirlerinin sahibi olan büyük şairin ölümünün 400. yılındayız ve Papirüs dergisinin Kasım-Aralık 2016 sayısının dosya konusu Shakespeare oldu.  Edebiyat grubumuz 2015 Kasım’ından başlayarak sekiz ay süreyle ondan fazla oyununu okudu, bugün yaşananlarla karşılaştırdı, kendine yakın olan oyunu ve karakteri belirledi. Okudukça meraklar arttı, daha fazlasını bilme arzusu çoğaldı.

Edebiyat atölyemizden,  Ayşegül Ayman iktidar üzerinden, Mukaddes Erdoğdu ise toplumsal cinsiyet bağlamında Shakespeare’e yaklaştılar. Gülayşen Erayda, Yasemin Öztürk ve Zeliha Özer kurgusal çalışmalarıyla Shakespeare oyunlarını şimdiki zamana getirirken Gökhan Yesari, Mark Twain’in Shakespeare’e yönelik kuşkularını taşıyan kitabını tanıttı. Papirüs’ün  19. sayısına üç akademisyenin katkıda bulunması ise başlı başına dikkate alınması gereken bir nokta. Bülent Bozkurt uzun yıllar Hacettepe ve Bilkent Üniversiteleri İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Shakespeare dersleri vermiş, yirmiden fazla Shakespeare kitabını ve bir biyografik çalışmayı yaptığı çevirilerle Türkçeye kazandırmış. Bülent Bozkurt ile Shakespeare çalışmaları ve Türkçe tercümeleri üzerine konuştuk. Stephen Greenblatt, Harvard Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Rönesans dersleri vermekte olan yeni tarihselci ekolün temsilcisi bir yazar. Shakespeare üzerine birkaç çalışması yayınlanmış. Kasım 2015’de yayınlanan Muhteşem Will kitabı üzerine kendisiyle internet üzerinden söyleşi gerçekleştirdik. Yeditepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde Shakespeare derslerini veren Ayşe Nur Demiralp ise hem atölyemizin konuğu oldu hem de Shakespeare’in tarihi oyunları üzerine bir yazı hazırladı.

Papirüs 19 içerisindeki Şiirler Tan Doğan, Ayşenur Turan ve Hüseyin Fazlı Düzenci; öyküler Güler Kalem, Tolga Yazıcı, Gönül Jilani, Ayşenur Tanrıverdi, Gökhan Yesari tarafından kaleme alındı.

Seslerin ve sözlerin kısılıp kapatıldığı, özgürlüğün alaşağı edildiği şimdiki zamanda Shakespeare bir dizesiyle sesleniyor:

 

Özgürlük dışarıdaysa sürgün sizin yanınızdır. “

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yanıbaşımızdaki Çingene                      Papirüs 20 – Ocak/Şubat 2017

 

Pınar yıllardır sokağın köşesinde çiçek satıyor. Eski bir koltuğun üzerinde oturup gelip geçenle dakikalarca sohbet ediyor. Yazın çiçekten para kazanamayınca çöp toplamaya gidiyorlar karı koca. Kızları Duygu ilkokulu bitirecek bu yıl. Aslında ikinci Duygu demeliyim. Kocasının ilk karısından Duygu adında bir kızı vardı. Pınar’dan önce aynı köşede ilk Duygu’nun annesi duruyordu. Bir bahar günü çiçek toplarken uçurumdan aşağı düşüp öldü. Aradan bir yıl geçmeden, aynı caddenin sonuna doğru bir yerde çiçek satan babaanneyle işe gelip giden Duygu’ya araba çarptı ve o da öldü. İkinci eş Pınar 14’ünde anne oldu. Yeni doğana Duygu dediler. Caddenin ortasında çiçek satan eltisiyle, evinden çarşaflarını çaldığı için pek anlaşamıyorlar.

Özlem Koşal Çuhadar gülen gözleriyle ‘Çingeneleri çalışmak istiyoruz’ dediğinde, aklıma ilk gelen Pınar’ın hikayesi oldu. Yapılan toplantıda Sinan Şanlıer’in Çingene kelimesi, Çingene dili ve tarihi üzerine söylediklerini duydukça çocukluğumdan beri yanıbaşımda olan bu halka ilişkin bilgilenmenin önemini kavradım. Tüm edebiyatseverler için edebi eserlerle birlikte Çingeneleri inceleyen bir dosya hazırlamak artık kaçınılmaz olmuştu. Özlem Koşal ve okuma grubu aylarca süren bir çalışma gerçekleştirdi. Ortaya çıkan yazıların ön değerlendirmeleri Sinan Şanler tarafından yapıldı. NEYYA katılımcıları değişik ve renkli Çingene öyküleri kaleme aldı. Papirüs dergisinin Ocak-Şubat 2017 sayısı Çingene’nin olacaktı.

Çingene sözcüğü küçümseyici ve aşağılayıcı bir anlam içerdiğinden bugün çoğu kez onun yerine Roman sözcüğünün kullanıldığını biliyoruz. Ancak, Sinan Şanlıer’in ilk yazısında okuyacağınız sözcükle ilgili açıklamadan dolayı Papirüs’ün dosya adını Çingene olarak belirledik. Dillerinin adı Romanes olan ve kendilerine Rom adını veren Çingenelerin tarih içinde varoluş halleri ve Türkçe olarak yayımlanmış kitaplar ile üç Çingene kadının hikayesi yine Sinan Şanlıer tarafından Papirüs okurlarına aktarıldı.

Özlem Koşal ve yürüttüğü okuma atölyesinin katılımcıları edebiyat metinlerindeki Çingenelerden yola çıktı. Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı yüzlerce kitabın arasında Çingene Ziba’nın hikayesi de kendine yer bulmaktaydı. Yazarın Çingene kızı Ziba’nın hikayesini yine metin aralarında ders vererek anlatmasına Özlem Koşal şahitlik etti. Ahmet Mithat Efendi’nin daha önce iki Çingene romanını tercüme ettiğini de unutmayalım. Çingene ve edebiyat denilince tanıdığım yazarların hepsinin söylediği isim Osman Cemal Kaygılı’ydı. Kaygılı’nın yaşamını, Çingeneler kitabı çerçevesinde, Özlem Koşal Çuhadar değerlendirdi.

Gülşah Ecem Perçin, Ayşegül Devecioğlu’nun Çingene karakterlerin yer aldığı Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanı üzerine kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdi. Elif Alkan,  Çingenelerin çok kuvvetli olduğu sözlü edebiyatın unsurlarına uzandı. Çingene halk anlatıları, kültleri ve inanışlarına dair rastladığı unsurları aktarmaya çalıştı. Bahar Doğan,  Dolapdere’nin ritmini farklılaştıran Çingeneleri çarpıcı karakterleriyle anlatan Ağır Roman’ı inceledi. Metin Kaçan’ın kült romanı Çingene, öznesiyle yeniden okura hatırlatıldı.  Elif Eryılmaz Çeribaşı, ailesini, halkını korumak ve onlara yurt vermekle sorumlu olan çeribaşılardan birini, Rüstem Ağa’yı,  Cemil Akmaca’nın kitabıyla tanıttı. Belgin Cengiz Kağıthane adında belgesel filmini çekerken çeribaşıların kentsel dönüşüm hamlesine karşı verdikleri mücadeleyi kaleme aldı.  Çingene şair, şarkıcı kadın Papusza’nın öyküsünü aynı atölyeden Muhsin Başaltı yazdı. Çingene Falı şiiriyse Tan Doğan’ın. NEYYA öykücüleri birbirinden farklı ve renkli Çingenelerin hikayelerini yazdılar. Sırasıyla;  Aklı Başında Bir Kadın – Ayşenur Turan , Altın Portakal – Gülayşen Erayda, Çokomel – Ayşen Cumhur Özkaya, Duvar – Gökhan Yesari , Kavga Bahane – Güner Başaytaç, Kürk Mantolu Çingene – Özel Atay, Peri Tozu – Güler Pişkin, Sulukule – Nebahat Alptekin.

Çingenelere güncel bir olay katıldı. Bob Dylan’ın Nobel Edebiyat Ödülü almasını Gülayşen Erayda yazdı.

Dosyanın hazırlanması sırasında üzücü bir haber aldık. Çingenelerin kraliçesi ünvanını alan şarkıcı Esma Redzopova hayata veda etmişti. Bu olağanüstü sesin söylediği ve Çingene marşı olarak kabul edilen Gelem Gelem ile tüm edebiyatseverlere seslenelim:

Sizinki gibi benim de büyük bir ailem vardı.
Sizinki gibi, karalı adamlar benim ailemi de katlettiler.

Dünyanın bütün romanları, benimle gelin.
Çünkü bize açılan bu yollar, çingene yollarıdır
.

 

Nükhet Eren

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 03/01/2017 by in Uncategorized.

Dolaşım

Twitter’dan..

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

Mahmut Yesari, 1920'lerden öldüğü 1945 yılına kadar sürekli roman öykü tiyatro yazmış. Bugün unutulmuş, kimse okumuyor, kitapları basılmiyor. NEYYA edebiyat laboratuvarinin gözdesi  Mahmut Yesari 2016 da Papirüs dergisinde. Yazarlarımızi unutturmayacagiz.

Zero sergisini görerek  yeni bir sıfır ekledim. Yeni IBAN numaram...

Semahane imiş.

Bu bir aktar dükkanı. Dışarıda yaprak tarhana asılı. Kefen ve cenazeyle ne ilişkisi var.

Küçük bir Selçuklu camii

Papirüs Dergisi çıktı.  Dosya konusu Don Quijote ile Türk Edebiyatı karşılaştırması ve Bizim Don Quijote. Baska Edebiyat'ta ise Ermeni Edebiyatı var.  Çok emek verildi. Çaba sarfettim.  Didik didik okunmasını isterim.  Her türlü yorum ve eleştiriyi bekliy

Diğer Fotoğraflar
%d blogcu bunu beğendi: