nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

Aşık ile Zabel Yesayan

Elmas gibi parlak gözleri, bakır rengi teni, siyah sakalı vardır ve yüzü yara izleriyle doludur. Kalpağında zümrüt taş, boynunda muskalar taşır. Belinde yakut taşlarla süslü kemeri, gümüş halka küpeleri, altın yüzükleriyle uzak diyarlardan gelmiştir. Her sabah, daha gün doğmadan, şarkılarını söyleyerek mahalleye yaklaştığında kuşlar, çiçekler, böcekler uykularından uyanır. Onun sesini duyan minareler neşelenir, türbeler gençleşir, cumbalar büyülenir, evlerin kafesleri yüzünü güneşe döner.

Aşık adlı öykünün kahramanı, Zabel Yesayan’ın büyüleyici anlatımıyla okurların karşısına böyle çıkar. Aşık’ın nağmeleri, kafeslerin arkasında onu dinleyen gül parmaklı genç kızları nasıl uyandırıyorsa, yazarın cümleleri insanı derinliklerinde yakalayıp peşinden sürükler. Okuduğunuz bir cümleyi, bu kez daha yüksek sesle, tekrar okumak istersiniz. Sözcüklerin tılsımı kitap sayfasından bedeninize sıçramıştır artık; yeniden okumaktan kendinizi alıkoyamazsınız. Dilin yeteneğinin bilincimizden daha geniş olduğunu söyleyen filozoflara hak verirsiniz. Zabel Yesayan’ın Aşık için söylediği şu tek cümle, söylediklerimi haklı çıkarabilir sanırım: “Kederini ve aşka susamışlığını dolaştırdığı hangi uzak diyarlardan, henüz duyulmakta olan sesinden çırpınan ve altın cümlelerinin kıymetli yankılarını dağların sırtlarında saklayan hangi memleketlerden göçebe olarak buraya gelmiş, ruhunun doygunluğuyla hayalleri alevlendiriyordu?”

26 Aralık 1912 tarihli Servet-i Fünun dergisinde yayınlanan Aşık, Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913 adlı kitap içinde yer alan on dört öyküden biri ve ilgi çekici bir öyküsü var. Dönemin Ermenice süreli yayınlarında yer alan öyküler,  Sarkis Srents tarafından Osmanlıcaya çevrilir ve Servet-i Fünun dergisinde birkaç ay yayınlanır. Hemen ardından kitap haline getirilir. Çalışmada bazı Osmanlı aydınlarının Ermeni Edebiyatı üzerine ileri sürdükleri görüşlere de yer verilir. 2012 yılında çıkan kitap ise, 1913’de yayınlanan bu kitabın günümüz alfabesine ve günümüz Türkçesine çevrilmiş yeni halidir.

İstanbul Üsküdar’da doğan Zabel Yesayan, genç yaşta yazar olmaya karar verince, ona yol gösteren kadın yazar Sırpuhi Düsap’tan ilk öğüdünü alır. Dikenlerle dolu bir yola girecektir ve kadın yazar olarak kendini göstermesi için ortalamanın çok üzerinde yazması gerekecektir. İlk olarak Ermenice şiirleri dergilerde görünür Yesayan’ın, ardından öyküleri gelir. Paris’te felsefe ve edebiyat eğitimi gördüğü sırada Fransız dergilerinde yazar, dergilerin kadın sayfalarını yönetir. İlk romanı Bekleme Odasında, 1903 yılında Dzağig (Çiçek) dergisinde tefrika edilir. 1909 yılının Haziran ayında gittiği ve birkaç ayını geçirdiği Adana’da yaşananlara ilişkin tanıklıkları Yıkıntılar Arasında adıyla 1911’de yayımlanır.

Yıkıntılar Arasında’nın bir bölümünü önce Türkçe sonra Ermenice olarak radyodan dinliyorum. İlk cümlelerin etkisi hiç bilmediğim dilde bile kendisini gösteriyor. Sözcükleri anlamıyorum, ama her birini tek tek hissediyorum. Her şeyin yakılıp yıkıldığı Adana’daki Ermeni Mahallesinin geride kalan dul, yetim ve yaşlılarının kederlerini bugün gibi duyumsuyorum. Sukut içinde feryadı, aman seslerini duyuyorum. Dehşet ve kasvet dolu, bomboş bakan, bakıp da göremeyen, kör olup huzura varmayı arzulayan gözleri görüyorum.  Asılmış oğluna bakan Misak’ın annesini, sesi çıkmasın diye bebeğini boğan anneyi, yüreğimin ateşiyle kurudum evlatlarım diyen anneyi Zabel Yesayan’ın dilinden görüyorum. Umudunu yitirmiş, viraneleri mesken tutmuş halkın duygusu yankılanıyor yanıbaşımda.

Yesayan’ın Balkan savaşına karşı yazdığı yazılar, orada yaşanan dehşet üzerine anlattıkları, bana Clara Zetkin’in Balkan felaketi konusunda yazdıklarını hatırlatıyor. Yakın geçmişin feminist ve sosyalist kadın yazarlarının savaş karşıtı, barış yanlısı çabalarını sevgiyle anarken, günümüzde artarak sürdürülmesi için tüm gayretimizi göstermeliyiz diye düşünüyorum.

1915 sürgünü ile önce Bulgaristan’a kaçan, ardından ülkeden ülkeye dolaşan Zabel Yesayan; kitaplar, yazılar, mektuplar yazmaya devam eder, dergi editörlüğü yapar. Erivan’da başlayan yerleşik hayatı, Sibirya sürgünü ile sona erer.

Aşık’ın şarkılarını söyleyerek geldiği ev boşalmış, yaprakların arkasına saklanan solgun yüz görünmez olmuş, sokağı çiçeğinin kokusuyla dolduran yasemin ağacı kurumuştur sonunda. Siyah servilerin karanlık uçlarından yayılan acının nağmeleri duyulur.  Sonsuz ayrılığa mahkum olan Aşık’ın kederi,  Zabel Yesayan’ın hüzünlü hayatının yerine geçer artık.

“Önümde uzanan yoldan uzaklaştığım vakit ayrılığın hatırasıyla dolu kalbimin hararetini kime okuyacağım? “

“Yolum üzerinde beni rehin alan ruhumun sonsuz ıstırabının nağmelerini dinleteceğim bir el, karşılaşacağım biri olacak mıdır?”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 10/06/2014 by in BirGün Yazıları and tagged , , , .

Twitter’dan..

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

%d blogcu bunu beğendi: