nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

Hafiflik (*)

Bir tiyatro oyuncusu kocasını aldatıyor, sonra bunun kitabını yazıyor. Ortalık ayağa kalkıyor.  “Bu ne hafiflik! Delilik ya da züppelik falan değil bu, düpedüz hafiflik.”

Kitabın basımından sonra ortaya çıkan söz konusu hafifliğin ağırlığı, gerçekte başından beri ilişkiden haberi olan kocanın üzerine çöküyor ve boşanıyorlar. Sonra kadın şöyle diyor: “Deliyim ben. Bunu delilikten yaptım sanırım. Kadınlar bana özenmesin. Özenilecek bir şey yapmadım.”

‘Ağırlık altın kafes, hafiflik başa bela’ diyen atasözüne sahip bir toplum için hafiflik hiç de hafife alınacak bir şey değil. O, evde yenilen baba- koca dayağı, töre kurşununa kurban gitme, kendini çatıdan aşağıya atma, bir genelevde bıçaklanma. Hafiflik yaşamın sonlanması ile sınanmadır. Anna Karenina kocasını terk edip genç, yakışıklı Vronski’yle beraber olduğunda, ait olduğu yukarı sınıf tarafından hafiflikle suçlanıp dışlanır. Operada bitişik locada oturan kadın, onunla yan yana oturmanın kendisi için ne kadar utanç verici bir durum olduğunu herkesin içinde söyler. Bu dışarı atmaya, ötekileştirmeye kadının ne güzelliği, ne zekâsı karşı durabilir. Tutkusunun peşinden giden Anna için sevgilisi Vronski şöyle der: “Anna’nın durumunun ağırlığını benim kadar yürekten kimse hissedemez.” Dayanılmaz ağırlığı kaldıramayan kadın kendini trenin altına atarak öldürse bile ölümün en kötüsünü seçtiği için hafiflikle suçlanmaya devam eder.

Anna Karenina, on dokuzuncu yüzyıl yerine daha eski çağlarda yaşamış olsaydı, yüklendiği ağırlıktan kurtulup süpürgesine atladığı gibi uçabilirdi. Hafifleyip havalanmaya başlayan bedeni, sevdiğiyle birlikte olmaktan duyduğu mutluluğu sihirli yollardan sürdüreceği bir diyara yolculuk edecekti, ona cadı diye seslenenlere aldırmadan ve hiç kimseye bunun hesabını vermeden.

Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde, iki kahramanını Tomas ve Sabina’yı günü yaşamanın, ağırlığa isyanın, özgür cinselliği ile hafifliğin göz kamaştırıcılığı içinde tutarken, Franz ve Tereza yaşamın sonsuz döngüsünün ağırlığını taşır. Yinelenen şeyin kendisinin sonsuza kadar yinelenmesinin var ettiği ağırlık tıpkı bir Beethoven müziği gibi insanın omuzlarına çöker. Bunun karşısına çıkanlar yaşamın bir daha yaşanamayacağı, bu yüzden hafife alınması gerektiğini söyler. Herakleitos’un ‘aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ sözüne bağlı kalarak, hayat bir görünür bir yok olur, geriye dönüş yoktur.

Edebiyatın geleceğine ait derslerinde Calvino, zaman içinde değişen düşüncesinden, artık hafifliği bir kusur olarak değil, bir değer olarak gördüğünden söz eder. Yazmak onun için ağırlığı azaltmak olmuştur; hikâyelerin yapısından ve dilden ağırlığı kaldırmak. Paul Valery’nin ‘havadan daha hafif olmak, ancak tüy gibi değil kuş gibi’ sözlerinde, Tuncel Kurtiz’in Şeyh Bedrettin Destanı’nı oynarken kuş gibi kanatlanma çabası gözümüzün önüne gelir. Ya da bir Şamanın kötülükten ve hastalıktan kabilesini kurtarmak için ağırlıklarını bırakıp hafiflemek, yükselmek arzusuyla dans etmesi. Ne kadar çok hafiflerse o kadar çok yükselecek, alçakgönüllü yakarışını haykıracaktır.

Modernite ile birlikte sırtımıza yüklenen ahlak anlayışı, görev edinme, ödev yapma ağırlığını kenara itip, post modernizmin mekâna göz kırpan uçarılığına, kristal parlaklığı zamana taşımasına, sadece anın farkındalığıyla yaşamın hafifliğine tutunalım ve kanatlanıp uçalım mı?

* Mesai Sanat’ta  Haziran 2012’de yayımlanan yazı

http://mesaisanat.com/2012/06/21/hafiflik/

Reklamlar

One comment on “Hafiflik (*)

  1. Tuba
    02/08/2012

    Yine Kundera’nın izinden gidecek olursak, gizli “ölümsüzlük” isteğimiz mi hayatımızın her parçasını taş gibi ayağımıza bağlayıp hayata tutunmaya çalışmamızı sağlayan? Bu bizi daha masum ve affedilir mi kılıyor, yoksa ciddiyetimizi daha nefret edilesi hale mi getiriyor? Yeniden mezarlıklarda piknik yapmaya başlasak?
    Bireysel hafiflik yürek isteyen bir iş: Yukarıları yalnız, üstelik yükselirken ayaklarınızı birilerinin kafasına çarpmanız ya da döndüğünüzde tüylerinizin yolunması riski de var. Ama Valery’nin cümlesi bir ilaç gibiymiş. Bunu zihnime not ettim. Günüme hafiflik katan bu güzel yazı için teşekkürler 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Twitter’dan..

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

%d blogcu bunu beğendi: