nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

Valiz ya da Basel Berlin Hattı

Havaalanında pasaport kontrolünden ve ses- ışık uyarısıyla üzerinde metal taşıdığını haber eden kapıdan sessizce geçtim. Sol yanıma döndüğümde ise röntgen ışınıyla valizlere bakan lacivert üniformalı kadın gri renkli valizimi göstererek açmamı istedi.

Berlin’de Türkiye’den gelenlerin sayısı üçüncü nesille birlikte 250 bini aşmış.  İlk işgücü göçü tam elli yıl önce başlamış ve şimdilerde bu yıldönümü resmi çevrelerce sergilerle, türkülerle kutlanıyor. Dilden dile anlatılanlarda ise ilk yıllarda yaşanan hüzünlü ve komik olaylar var. Her ailenin içi,  dilin farklılığından, yeme içmenin başkalığından, âdetin devamından, namusun korunmasından çıkan binlerce öyküyle dolu.  İkinci kuşak Almancayı güzel konuşuyor ve öyküleri değişmiş.

Uçağın üst rafına sığacak büyüklükteki valizin görüntüsü monitörün ekranında kalmıştı. Anlaşılan İçerdeki yassı ve köşeli nesneyi anlamamıştı. Elime gelen fermuar ucunu sonuna kadar çektim. Valiz açılmadı. Körüğün fermuar ucunu bırakıp alttaki fermuara doğru elimi uzattım. Saçlarım terlemeye başladı.

Çok katlı, birkaç sokak genişliğinde ve içe dönük olarak sadece ön cephesi olan binanın balkonları ikişerli üçerli çanak anteni doluydu.   Yabancıların yerleştiği,  Berlin Duvarına sırtını dayamış, 1989 yılında duvarın yıkılışından sonra şehrin göbeğinde kalan Kreuzberg bölgesindeki bu beton yapı aslında bir simgeydi.  Öteki olarak sıralayabileceğimiz her şeyin yaşadığı, şehrin önemli alt kimlik merkezlerinden biriydi. Biraz uzağındaki büyük alışveriş caddesinde ise sevimli Berlin ayıları dünyanın bütün ülkelerini göstermek için renkli desenlere bürünüp yan yana sıralanmıştı.

Valizin kapağı açıldığında görünen diş fırçamla beraber dişlerim ortaya dökülmüştü. Altındaki ikiye katlı mavi bluzum bedenimi  göstermeye başlamıştı. Eşyaları tek tek kaldırırken kendimi de katlıyordum. Güvenlikçi  en alttaki  kurdeleyle bağlanmış kutuyu görünce açmamı istedi.

Spree nehrinin kenarında durup binlerce kilometre uzaktan taşınmış tarihe dokunabilmek mümkündü.  Bergama’dan gelen sunağa, Irak’tan gelen Babil kentinin girişi İştar Kapısına, Van’dan gelen çivi yazılı kayaya, Antakya’nin mozaiğine,  Suriye’nin dev aslan heykellerine, Selçuklu Camiinin mihrabına. Taşımak için demiryolu yapılsa bile, Sultan Abdülhamit armağan etmiş olsa bile Avrupa İmparatorluklarının öteki şehirleri de bundan farklı değildi.

Kutuyu saran yaldızlı kurdele sağ üst köşede koca bir fiyonk olmuştu. Bir türlü çözülmedi. Kenarlarından esnetmeye çalışıp kurdeleden kurtulmak istedikçe fiyonk iyiden iyiye düğüm oldu. Bütün vücudum valizin içine sıkıştı kaldı. Mecburen düğümü çözmeliyim. Uzun tırnaklarım yok, Dişimle ucunu çeksem diyorum. Kutunun içindeki her şey terliyor, sırılsıklam oluyor. Güvenlikçi bekliyor.

Sabahın ıhlamur kokusunun sardığı güzel evin yabancı düşmanı komşusu, Uzakdoğulu çiftin Berlin’de en beğendikleri yemek olan ‘’ Alman Döneri’’,  arkadaşı olmayan işsiz ve umutsuz gençleri,  pastanın yanında kısır satan kafeleri, Rosa Lüksemburg Meydanında caddeye çakılmış  ‘’ Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir’’ sözleriyle birlikte dolaştığım Berlin’deyim.

Düğüm çözüldü, kurdele nihayet açıldı. Parlak sarı hediye kağıdının dört bir yandan şeffaf bantla kapatılmış, yapışkan bantlar kağıdı söküyor. Bu kez kenarından yırtıyorum, fırlatıp atıyorum. Artık hediye paketi olması umurumda değil.  Güvenlikçinin gözleri İstanbul yazılı tişörtüm ile Bodrum sandaletlerime takılıyor, sandalyesinden ayağı kalkıyor. Bantlar elime yapışmış, tepedeki ışıklar beynime vuruyor, dokunsalar ağlayacağım.

Yıkılan duvarın palto düğmesi büyüklüğündeki rengarenk parçaları turistlere satılıyor. Doğu’ya modern binalar yapılmış. Sadece trafik ışıklarının yeşil ve kırmızı fötr şapkalı ampul adamları kalmış.  Musevi anıtı Hitler’in sığınağının yanında, üniversitenin önünde kitap satan tezgahlar kitapların yakıldığı yerde kurulmuş.  Sosyal ve insani hakların gün geçtikçe tırpanlandığı söylendi. Bu durum birlikte yeniden üretmeyi zora sokacak gibi görünüyor.  Kendini arayan Berlin’in geleceğini çizenler arasında üçüncü nesli temsilen 2,5 yaşındaki Doğa Su ve kardeşi Ada olacak diye düşünüyorum.

Parlak kâğıdından kurtulan kutunun üzeri ince bir sünger tabakasıyla kaplanmış ve bantlanmış olarak karşıma çıkıyor.  ‘Yurtdışına hediye olarak gidecek’  dediğim için böylesine paketlemiş olmalı diye içimden geçirirken yüzüm ateşler içinde ellerim titriyor. İlaç kokulu Basel havaalanında öyle dediğime bin pişmanım.

Basel’in ortasından geçen Ren nehrinde karşıdan karşıya gerilmiş bir ipe başka bir iple bağlı olarak sadece suyun akıntısıyla karşıya geçen tahta sandallar var. Burada kahverengi akan nehir doğduğu Konstanz Gölü’nde berrak turkuaz renkte ve kıyısında küçük köyler uzanıyor. Bir kıyı Alman bayraklı öteki İsviçre.  Ortak olan minik limanlarındaki tekneler ile sokakları arşınlayan bisikletler. Yaşanılacak sakinlikte, sinema filmine çekilecek güzellikte masal köylerin tek sıkıntısı olsa olsa streç filme sarılı olarak tanesi  9-10 liraya satılan bir dilim karpuzu yiyebilmek gibi görünüyor. Rengi kan kırmızısı olsa neyse insanın eli gidecek ancak şafak pembesi olunca insan geri duruyor, beyaz yelkenin sudaki aksine bakıyor.

Kutuyu üzerindeki ince süngerden yırtıp sökerek kurtardıktan sonra altında beyaz pelür kağıtları kendini gösterdi. Yanımdan gelip geçenler bir valizin başında derisi eriyip kasları ve sinirleri çıkmış birini görüyorlardı. Kalbim hızını iki katına çıkardığı için damarlar yerlerinden fırlayıp fırlayıp geri geliyordu.  Güvenlikçi pelür kâğıtların altındakinin cam olduğunu hala anlamamıştı.   

Pazar meydanında her gün kurulan tezgahtan hardallı sosis ve ekmeği alıp heykelli köprüden karşıya geçtiğinde tabelaları Türkçe yazılmış dükkanlara yakalanıyordun. Berlin’in Gökkuşağı, Basel’in Özgür kitapevleri vardı. İsviçreliler daha sessiz ve utangaçtı. Mekanik sanatın temsilcisi Tinguely Çeşmesinde yüzlerine bakınca gözlerini kaçırıyor, türlü ağaçlarla dolu yeşil iç avlularına bakan evlerinden sabahın köründe işe gitmeye koyulup saati kovalıyordu.

Kat kat sarılı beyaz pelür kâğıtları kırpık kırpık valizin içine döktükten sonra cam tabağı sapasağlam elime aldım. Kenarları sarı yaldıza bulanmıştı. Ortasına Boğaziçi’nin eski zaman kayıkları ile balıkçıları siyah beyaz resmedilmişti.  Güvenlikçiye uzattım. Şöyle bir göz ucuyla bakıp yarım ağız teşekkür ederim dedi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/07/2011 by in Yazıları.

Twitter’dan..

Hata: Twitter hesabının erkese açık olduğundan emin olun.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

%d blogcu bunu beğendi: