nükhet eren

…düşleyin siz de!, dedi, birkaç satırlık küçük düşler, uzun destanların kapısını açar…

Varlık Dergisi Söyleşisi

Emre Dalkıran sordu, Nükhet Eren anlattı: Saflık Örtüsü bu ayki Varlık dergisinde…

Varlık dergisinin Aralık sayısında yazar Nükhet Eren, Artshop Yayıncılık’tan çıkan öykü kitabı Saflık Örtüsü’nü anlattı… Yazarlık serüvenininden öykücülük anlayışına, metaforik anlatımından gerçekçi öykülerine bir dizi soruyu yanıtlayan Nükhet Eren, bu ayki Varlık dergisinde:


NÜKHET EREN İLE SAFLIK ÖRTÜSÜ
Söyleşi: Emre Dalkıran

Emre Dalkıran: Geçtiğimiz aylarda Artshop Yayıncılık’tan çıkan Saflık Örtüsü adlı öykü kitabınız, bildiğimiz kadarıyla yayımlanmış ilk dosyanız. Uzun yıllardır yazıyor olmanıza karşın öykülerinizi kitaplaştırmak için bunca yıl niye beklediniz?

Nükhet Eren: İnsanın yazdıklarımın basılması, başkaları tarafından okunması, üzerine konuşulması, beğenilmesi ya da beğenilmemesi benim gibi içine kapanık, utangaç biri için oldukça zorlayıcı bir durumdu diyebilirim. Yakınımda bulunan kişilerin okuduktan sonra gösterdiği beğenilere rağmen, ‘hazır olma zamanı’ denilen bir âna kadar öykülerim bekledi. İki yıl kadar öykülere hiç dönüp bakmadım, hani tam anlamıyla buzdolabına kaldırdım. Başka yazarların bu konudaki tarzlarını bilmiyorum, ancak ben son cümlenin son noktasını koyduktan sonra yayınevlerine hemen yollayabilen bir yazar değilim diye düşünüyorum.

E. D.: Siz şiir de yazıyorsunuz; üstelik başka bir yayınevinde bekleyen bir de roman dosyanız var. Günümüzde yazarlar, yayımladıkları ilk dosyalarda daha çok şiir ya da romanı tercih ederlerken, öyküyü tercih etmenizin nedeni ne olabilir?

N. E.: Uzun zamandan beri ara ara yazdığım şiirlerim var, bilgisayarımda bir dosya olarak duruyorlar. Onlara ilave şiirler de geliyor. Türkçe yazan çok iyi şairlerin ve şiirlerin olduğu edebiyat dünyamızda şiirlerimle ortaya çıkarsam, sanırım utancımdan yüzüm yerden kalkmazdı.. Öyküler, çok farklı konularda, kolay okunabilir bir dille yazılmış olduğu için daha fazla okuyucuya ulaşabilir diye düşündüğümden, ilk kitabımın öykü kitabı olmasını tercih ettim. Henüz yayımlanmamış romanımı, Saflık Örtüsü’nde yer alan on öyküden daha önceki yıllarda yazmıştım. İlk yazdıklarımla ilgili olarak beni çok yüreklendiren bir kişiyi burada anmadan geçemeyeceğim. Romanımın ilk bölümünü, okuması için Türk Dili ve Edebiyatı Hocası Bahriye Çeri’ye vermiştim. Bana çok beğendiğini, özellikle farklı bir üslubum olduğunu söylemesi sonucunda heyecanım arttı, cesaretim katlandı ve elbette romanı tamamladım, ardından öyküler yazdım, halihazırda yeni bir roman daha yazmaktayım.     

E. D.: Kimi öykülerinizde yalın ve anlaşılır bir dil kullanıyorsunuz, kimi öykülerinizde ise -okuyucuyu alabildiğine zorlayan- metaforik bir anlatım söz konusu. Öte yandan, Saflık Örtüsü’nde belirgin bir üslup da yok gibi; sözgelimi “MM” geçtiğimiz yüzyılın Batı öykücülüğüne daha yakın dururken, “Bağdatlı Doğmak”ta sembolik bir dil görülüyor, “Karla Karışık” ise bilinçdışı unsurları önceleyen postmodernist bir söyleme yaslanıyor. Bu farklılıklar bilinçli olarak mı seçildi?

N. E.: Kesinlikle bilinçli olarak yapıldığını söyleyebilirim. Saflık Örtüsü’nde yer alan her öykü için farklı üslup ve anlatım biçimleri denediğimi söylemek isterim. Uzam / zaman olarak farklılaştırdığım öyküleri, üslup olarak da farklılaştırmak istedim. Burada belki görmek istediğim ya da ölçmek istediğim kendi kıvraklığımın, esnekliğimin genişliğiydi.

“Adakale” adlı öykünün taslağını kurduktan sonra, anlatım biçimi olarak karşılıklı konuşma (diyalog) yöntemini denemek istedim. Tuna üzerindeki baraj gölünün yapımı sonrasında yok olmuş Adakale kadar, bütün özlemlerini sonradan yerleştikleri Bursa’da, çalıştıkları ada büyüklülüğündeki fabrikaya taşımış iki kişi üzerinden doğduğu, büyüdüğü topraklardan göçme halini anlatmaya çalıştım. “Karla Karışık”ta ise, doğa ile rüyanın el ele verip büyü yaparak, hak etmediği halde yüksek mevkiye gelmiş bir adamın foyasını ortaya çıkarmasını, iç içe geçen akışlarla kaleme aldım.

E. D.: Öykülerinizin konuları da oldukça değişik. Sözgelimi “Bağdatlı Doğmak” öykünüzde Bağdat’ı ve Bağdatlı insanları anlatıyorsunuz. Bu öykünüzü yazmadan evvel Bağdat’ı ziyaret etme ihtiyacı duydunuz mu ya da bu konuda herhangi bir araştırmanız oldu mu? Konu seçimlerinizi nasıl ve neye göre yapıyorsunuz?

N. E.: Bağdatlı Doğmak adlı öykü için internet üzerinden araştırmalar yaptım. Savaş öncesi Bağdat ve savaş sırasındaki Bağdat’ın fotoğraflarından yararlandım. Sanırım bu amaçla binlerce fotoğrafı taradım. BBC gibi güvenilir haber kaynakları yanında, Robert Fisk, Mete Çubukçu gibi yazarların anlattıklarından yararlandım. İnternet pek çok yönden kirli bilgileri taşıdığı kadar, doğru kanalları ve hedefinizi biliyorsanız son derece doyurucu ve destekleyici bir kaynak da. Konu seçimlerimi, kimi zaman yıllardır kafamın içinde taşıdığım konulardan, (“onaltımartbindokuzyüzyetmişsekiz”, “Hacıanne’nin Muhalif Başkanı”, “Bağdatlı Doğmak” örneğinde olduğu gibi) uzun süredir zihnimde yer eden, mutlaka yazmalıyım dediğim öykülerden oluşturuyorum; öte yandan, bir anda yazmaya karar verdiğim konular da olmuştur, “Moda Çay Bahçesi”, “MM”, “Fizyoterapist Mozart”, “Karla Karışık” böyle oluşmuş öykülerdir. “Adakale”, “Medea’nın İhaneti” ve “Karum Kaniş” ise dışarıdan gelen ve beni çok etkileyen bir ateşleme sonucunda yazılmış öykülerdir.

E. D.: Gerçeklikten hareketle kurduğunuz, politik göndermelerin ve geçmiş zaman metaforlarının yer aldığı üç öykünüze dönmek istiyorum: “Moda Çay Bahçesi”, “Hacıanne’nin Muhalif Başkanı” ve “onaltımartbindokuzyüzyetmişsekiz”. “Moda Çay Bahçesi” güncele, bugün olup bitenlere vurgu yaparken, “Hacıanne’nin Muhalif Başkanı” ise yakın politik tarihimizin toplumsal izdüşümünü anlatıyor, “onaltımartbindokuzyüzyetmişsekiz” adlı öykünüz ise tamamen o tarihin sosyo-politik argümanlarıyla kurgulanmış. Son dönem öykücülüğünde pek rastlamadığımız türden bir politik gerçekçilik söz konusu öykülerinizde…

N. E.: “onaltımartbindokuzyüzyetmişsekiz” uzun süreden beri kesinlikle kafamın içinde olan bir öyküydü ve bugünkü nesle benim üniversite öğrencisi olduğum dönemin ‘melalini’ anlatmak gibi bir arzudan yola çıkılarak yazıldı. Bunu belki de Kantçı bir görev anlayışıyla, ahlaki değerlendirme çerçevesinde yaptım. O dönemde solcu bir üniversite öğrencisinin, ailesiyle, devletle, karşı grupla ve kendi grubuyla olan çelişkilerinin, çatışmalarının yanı sıra, kendini sarmalayan pamuk ipliğine bağlı hayatlarının çalkantılı günlerini ve o tarihi günü anlatmak istedim. Öyküyü o gün ölen yedi öğrenciye ithaf ettim.

Biliyorsunuz bu olayla ilgili hiç kimse yakalanamadı, ya da daha doğru bir deyişle: ‘yakalanmadı’ ve açılan dava aradan otuz yıl geçtiği için zaman aşımına uğrayarak kapandı. Hiçbirimizin yabancısı olmadığı, faili meçhullerin dağ gibi olduğu ülkemiz coğrafyasında bu kahredici süreci, sırlarla dolu halleri ben de öykünün içine şifreler, sırlar koyarak anlattım.

“Hacıanne’nin Muhalif Başkanı” ise, o günden birkaç yıl öncesinde geçiyor. Politik çekişmenin keskin ve acımasız çizgilerle ikiye böldüğü toplumdaki hoşgörüsüzlüğü ve şiddeti, yaşlı bir kadının kişisel tutkusu üzerinden öyküleştirirken de yakın dönemi anlatmaya ilişkin etik duyarlılığım kendini gösterdi diyebilirim.

“Moda Çay Bahçesi”nde de, şimdiki zamanda süregelen Güneydoğu sorunsalını, gençlerin akıl almaz sınav sıkıntılarını, işadamı-mafya ilişkilerini, gençliğin sevgili olma-olamama hallerini şaşırtıcı bir sonla anlatmaya çalıştım. Ayrı ayrı masalarda oturan, birbirini hiç tanımayan insanların arasındaki bağ, yani garsonun çaylarına katttığı ‘Saf Aklın İksiri’, yaşanılan gerçekliği oluşturdu. Emerson’un dediği gibi: “Gerçek, bizim ona baktığımız anda oluşur.”

E. D.: Kitabınıza Saflık Örtüsü adını koyarken, ‘örtü’yü insanın içindeki ‘saflığı’ kapatan / perdeleyen ‘gizemli’, ‘metafizik’ bir sembol olarak mı düşündünüz, yoksa ‘toplumsal baskı’ya mı gönderme yapmak istediniz? Kitabın adı, sizce kitaptaki on öyküyü de kapsayıp bütünleyebiliyor mu?

N. E.: Öykülerimde, hemen hemen hepsinde diyebilirim, saf kalmış, sıradan, ‘iktidar’ın dayatmaları, zorlamaları ve oyunları karşısında ‘itaat’i seçmiş, egemenlik ilişkilerinde yer alamamış insanların yaşadıklarının kurgulanması var. Bu insanların öykülerinin anlatılmasını, onların üzerinde var olan, kimsenin fark etmediği örtüyü kaldırıp içeride neler olup bittiğine bakmak ve gördüklerimi yazmak diye düşündüğümden, kitaba Saflık Örtüsü adını koydum. Ayrıca örtü örtmek, kaldırmak, yıkamak, ütülemek kadınlara özgü bir iş olduğundan, kadın bir yazar olarak ‘örtü’yü böylesine bir metafor olarak kullanmak kendi ‘saflığım’da da vardı ve bunu böyle adlandırmak çok hoşuma gitti. Ayrıca ‘saf’ kelimesini siyasal anlamda kullanıp ‘taraf olmak’ üzerinden yorumlarsak, yine hiyerarşik düzlemde farklı taraflara ayrılmış, bölünmüş, ‘saf oluşturmuş’ olanların örtüsünden söz edilebilir.

E. D.: İlkel topluluklar ile günümüz toplumlarının zamanı algılayışları birbirinden çok farklı, biliyorsunuz; bugünün “zaman anlayışı” doğrusal-çizgisel bir “akış” yanılsaması yaratırken, ilkel topluluklarda “dairesellik” ve “belirsizlik” hâkimdi. Siz de, sözgelimi “Fizyoterapist Mozart”ta, Mozart’ın Figaro’nun Düğünü eserini oluşturduğu dönemlerle günümüz arasında zamansal bir paralellik kuruyorsunuz. Diğer öykülerinizde de genel olarak herhangi bir dönemleştirme yapmadığınız gibi, belirgin bir zaman dilimini de pek anlatmıyorsunuz. Öykülerinizde ilkel zaman anlayışına yakın bir dairesellik / döngüsellik gözlemleniyor yani. Bu durumu, yine sizin söyleminizle ‘heterojen zaman’ kavramıyla mı açıklıyorsunuz?

N. E.: ‘Heterojen zaman’ ile kastım, katı, egemen üretim ilişkilerinin var olduğu, modernitenin kendini başarı, kariyer, kazanç ile şekillendirdiği zaman ile modernlik öncesinden‘’ilkel’’ toplumlara kadar kendi varlığını sürdürme, kutsal değerlere tutunma halinin bir araya gelmesiyle, asimetriklerin oluştuğu, çatışmaların yaşandığı zamandır.

Zamanda bükülmeler konusunda yaptığınız tespit doğru. Bazı öykülerimde iki bin yılı, iki yüzyılı kendi zamanıma doğru eğdim, zamanın doğrusallığını kabul etmeden, edemeden. “Fizyoterapist Mozart”, Mozart’ın Figaro’nun Düğünü adlı operayı yazarken, bir hastanede tedaviye gelen hastaları, arkadaşları, ailesi ile yaşadığı daralmışlıkları, sıkışmışlıkları karıştıran, harmanlayan bir öykü diyebilirim. “Medea’nın İhaneti” ise, Euripides’in Medea’sını ve ihanetin tarafını da ters yüz edip modernite sonrası bir dünyada nasıl bir karşılık bulabileceğini deneyen, iktidarı, acıyı ve intikamı farklılaştıran bir kurguyla yazıldı. “Karum Kaniş”, Erken Hitit döneminin isimlerini kullansa bile,  her zaman var olacağından emin olduğum bir aşk öyküsünü anlatmaktadır. Şaman kadının, köle kadının ve demirci ustası adamın hazzında ve acısında insan olma halinin evrensele uzanırken mutlak zaman ve uzamdan bağımsızlaşması söz konusu.

Saflık Örtüsü, Nükhet Eren, Öykü, Artshop Yayıncılık, Nisan 2010, 125 Sayfa, ISBN: 9789894793205, Fiyatı: 8.9 TL

Kaynak: Varlık Dergisi Aralık 2010

Reklamlar

One comment on “Varlık Dergisi Söyleşisi

  1. Leon Madkins
    02/02/2011

    That’s an amazing shift.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 01/12/2010 by in Haberleri and tagged , , , .

Twitter’dan..

Hata: Twitter hesabının erkese açık olduğundan emin olun.

İletişim

nukheteren yahoo.com

Fotoğraflar..

%d blogcu bunu beğendi: